1. Anasayfa
  2. Yargıtay
  3. Ceza Genel Kurulu
  4. TRAFİK KAZASINDA EŞİN ÖLÜMÜ İLE BİRLİKTE 6 KİŞİNİN YARALANMASINA SEBEP OLMA – TCK 22/6’DA DÜZENLENEN ŞAHSİ CEZASIZLIK SEBEBİNİN UYGULANMASINA İMKAN OLMADIĞI 

TRAFİK KAZASINDA EŞİN ÖLÜMÜ İLE BİRLİKTE 6 KİŞİNİN YARALANMASINA SEBEP OLMA – TCK 22/6’DA DÜZENLENEN ŞAHSİ CEZASIZLIK SEBEBİNİN UYGULANMASINA İMKAN OLMADIĞI 

Yazdırılabilir versiyonu indir
Özet: Asli kusurlu olarak eşinin ölümü, biri şikâyetçi olmak üzere altı kişinin yaralanmasına sebebiyet veren sanığın, eşinin ölümü nedeniyle kişisel ve ailevi durumu bakımından artık bir cezaya hükmedilmesini gereksiz kılacak derecede mağdur olduğu açık ise de olayda münhasıran kendisi ve ailesi dışında başkalarının da zarar gördüğü, mağdurlardan birisinin şikâyetçi olduğu ve üzerine atılı suçun bölünmesinin de mümkün olmadığı anlaşıldığından, hakkında TCK’nın 22/6 maddesinde hüküm altına alınmış olan şahsi cezasızlık sebebinin uygulanmasına imkan bulunmamaktadır. Bu nedenle yerel mahkemenin direnme hükmü isabetli değildir. Bu itibarla, katılan vekilinin temyiz itirazlarının kabulüyle, yerel mahkeme direnme hükmünün taksirli hareketi neticesi asli kusurlu olarak eşinin ölümü ve katılanın yaralanmasına neden olan sanık hakkında TCK’nın 22/6 maddesinin uygulanamayacağının gözetilmemesi isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmelidir.
T.C.
Yargıtay
Ceza Genel Kurulu
E: 2013/9-104 K: 2014/216 K.T.: 29.04.2014
Taksirle yaralama ve ölüme neden olma suçundan sanığın 765 sayılı TCK’nın 455/2, 59 ve 2918 sayılı Kanunun 119. maddeleri uyarınca 3 yıl 4 ay hapis ve 50 TL adli para cezasıyla cezalandırılmasına, sürücü belgesinin bir yıl süreyle geri alınmasına ilişkin, … Asliye Ceza Mahkemesince verilen 01.03.2001 gün ve 142-29 sayılı hükmün, sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 2. Ceza Dairesince 01.04.2002 gün ve 37740-5385 sayı ile;
“Sair temyiz itirazları yerinde görülmemiştir, ancak;
Yolcu taşımaya müsait bulunmayan patpat denilen araca binen ölen ve mağdurların da kusurlu olabilecekleri nazara alınarak Adli Tıp Kurumu Trafik İhtisas Dairesinden rapor alınıp, sonucuna göre sanığın hukuki durumunun tayin ve takdiri gerekirken eksik inceleme ile karar verilmesi” isabetsizliğinden bozulmuştur.
Bozmaya uyan … Asliye Ceza Mahkemesince 29.11.2002 gün ve 69-189 sayı ile, sanığın 765 sayılı TCK’nın 455/2-3 ve 59/2. maddeleri uyarınca 2 yıl 6 ay hapis ve 37,50 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına, 2918 sayılı Kanunun 119/2. maddesi gereğince sürücü belgesinin bir yıl süreyle geri alınmasına karar verilmiştir.
Sanığın temyizi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 2. Ceza Dairesince 08.06.2005 gün ve 22284-11105 sayı ile;
“Hüküm tarihinden sonra yürürlüğe giren 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 7 ve 5252 sayılı Kanunun 9. maddesi uyarınca sanığın hukuki durumunun yeniden değerlendirilmesinde zorunluluk bulunması” nedeniyle hükmün bozulmasına karar verilmiştir.
Sanığın üzerine atılı eylemin ağır ceza mahkemesinin görev alanına giren suçlar kapsamına alınması nedeniyle … Asliye Ceza Mahkemesince 08.11.2005 gün ve 230-191 sayı ile verilen görevsizlik kararı ile dosyanın gönderildiği … 1. Ağır Ceza Mahkemesince 25.07.2008 gün ve 20-126 sayı ile; sanığın 5237 sayılı TCK’nın 89/1, 89/2-b, 62 ve 51. maddeleri gereğince ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına ve ertelemeye karar verilmiştir.
Hükmün sanık müdafii ile katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 9. Ceza Dairesince 02.07.2009 gün ve 1899-7709 sayı ile;
“Yerinde görülmeyen sair itirazların reddine, ancak;
1- 5237 sayılı TCK’nın 22/6. maddesinin uygulanabilmesi için taksirli hareket sonucu neden olunan neticenin, münhasıran failin kişisel ve ailevi durumu bakımından, artık bir cezaya hükmedilmesini gereksiz kılacak derecede mağdur olmasına yol açması gerekmekte olup sanığın eylemi sonunda eşinin öldüğü, yaralananlardan katılanın şikâyetçi olduğu, bu itibarla maddede öngörülen koşulların oluşmaması nedeniyle uygulanamayacağı, sanığın eyleminin 765 sayılı TCK’nın 455/2 ve 5237 sayılı TCK’nın 85/2. maddelerinde tanımlanan suçu oluşturacağı, lehe yasa değerlendirmesinin ve sanığın hukuki durumunun buna göre tayin ve takdiri gerektiği gözetilmeden, fiil sonuçları yönünden iki ayrı suç kabul edilerek yazılı şekilde hüküm tesisi,
2- Kabule göre de; katılanın uzuv tatiline uğrayacak şekilde yaralandığının anlaşılması karşısında 5237 sayılı TCK’nın 89/3-b maddesi yerine 89/2-b maddesinin uygulanması suretiyle sanığa eksik ceza tayini” isabetsizliklerinden bozulmasına karar verilmiştir.
İki numaralı bozma nedenine uyan … 1. Ağır Ceza Mahkemesince 14.04.2010 gün ve 187-68 sayı ile;
“Somut olayda sanığın taksirli hareketiyle eşinin ölümü, katılan ve diğer mağdurların yaralanmasına neden olduğu, diğer mağdurların şikâyetçi olmaması, ölenin sanığın eşi olması, olayın oluş şekli, sanığın eşini kaybetmesi dikkate alınarak kişisel ve ailevi durumu bakımından cezaya hükmedilmesinin mağdur olmasına yol açacağına karar verilip, taksirle ölüm yönünden cezalandırılması yoluna gidilmemiş, yalnızca katılana yönelik yaralama yönünden ceza tayin edilmiştir.
TCK’nın 22 ve devamı maddelerinde eylemin bölünemeyeceğine dair hüküm yoktur. Gerek Yargıtay, gerekse mahkemelerin birçok uygulamalarında bilinçli taksir hariç taksirli suç sonucu ölümle birlikte yaralama da meydana geldiğinde şikâyetten vazgeçmeleri durumunda TCK 85/1. maddesine göre vasıflandırılmakta, eylem bölünebilmektedir. Dava konusu olayda sanığın taksirle ölüme ve yaralamaya neden olması karşısında taksirle ölüme neden olmaktan TCK’nın 22/6. maddesinin uygulanması, yaralama yönünden mahkûmiyet hükmü kurulmasına yasal bir engel olmadığı gibi bu uygulamanın yasa sistematiğine ve hakkaniyete uygun düşeceği kanaatine varıldığından eşini öldürme suçundan ceza tayinine yer olmadığı, katılanı yaralama yönündense yaralamanın niteliğine göre uyulan bozma kararı uyarınca sanığın yalnızca taksirle yaralama suçundan cezalandırılması yoluna gidilmiştir” şeklindeki gerekçeyle direnerek, önceki hükümde olduğu gibi sanığın taksirle yaralama suçundan mahkumiyetine karar verilmiştir.
Direnme hükmünün sanık müdafii ile katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 23.04.2012 gün ve 13244 sayılı bozma istekli tebliğnamesi ile Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçeyle karara bağlanmıştır.
TÜRK MİLLETİ ADINA
CEZA GENEL KURULU KARARI
Vekaletnamesinde temyizden vazgeçme yetkisi bulunan sanık müdafiinin, süre tutum dilekçesi üzerine gerekçeli kararın tebliğini müteakiben, 07.06.2010 tarihli dilekçesiyle temyizinden vazgeçmiş bulunması karşısında, inceleme katılan vekilinin temyiz istemiyle sınırlı olarak yapılmıştır.
Özel Daire ile yerel mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; trafik kazası neticesi eşinin ölümü ve biri şikâyetçi olmak üzere altı kişinin de yaralanmasına neden olan sanık hakkında 5237 sayılı TCK’nın 22/6. maddesinin uygulanma şartlarının bulunup bulunmadığının belirlenmesine ilişkindir.
İncelenen dosya kapsamından;
E sınıfı sürücü belgesi sahibi olup, olay günü alkolsüz olan sanığın, üzerinde eşi ile birlikte on kişinin bulunduğu halk arasında patpat olarak tabir edilen ve trafiğe elverişli olmayan motorlu araçla, iki yönlü, yedi metre genişliğinde, görüşün açık olduğu yolda seyir halinde iken, arkadan gelmekte olan minibüse yol vermek amacıyla sağa yanaştığı sırada aracının tekerlerinin yol kenarında bulunan bir taşa çarpması nedeniyle direksiyon hâkimiyetini kaybedip şarampole yuvarlandığı, kazada eşinin öldüğü, kendisinin de basit tıbbi müdahale ile giderilebilir nitelikte yaralandığı,
Mağdurlar H…, R…, T…, S…’nin üçer gün, F…’nin hayati tehlike geçirecek, kırkbeş gün iş ve gücüne engel teşkil edecek şekilde yaralandıkları ve şikâyetçi olmadıkları,
Katılan A…’nin; ayak bileğinde fibula ve tibiada açık kırık meydana gelecek, altı ay mutad iştigaline engel olacak, onsekiz ayda iyileşecek ve uzuv tatiline sebebiyet verecek nitelikte yaralandığı, sanıktan şikâyetçi olduğu ve kamu davasına müdahil olarak katıldığı,
Adli Tıp Kurumu Trafik İhtisas Dairesi raporuna göre, sanığın meydana gelen kazada 6/8 oranında kusurlu olduğu,
Anlaşılmaktadır.
5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 22. maddesinin altıncı fıkrasında; “Taksirli hareket sonucu neden olunan netice, münhasıran failin kişisel ve ailevî durumu bakımından, artık bir cezanın hükmedilmesini gereksiz kılacak derecede mağdur olmasına yol açmışsa ceza verilmez; bilinçli taksir hâlinde verilecek ceza yarıdan altıda bire kadar indirilebilir” hükmüne yer verilmiştir.
Fıkranın gerekçesi de; “Ülkemizde, özellikle kırsal bölgelerde rastlandığı üzere taksirli suçlarda failin meydana gelen netice itibarıyla bizzat kendisi ve aile bireylerinin ağır derecede mağduriyete uğradıkları görülmektedir. Söz gelimi köylü kadınların gündelik uğraşları ve hayat zorlukları itibarıyla sayısı çok kere üç dörtten fazlasına varan küçük çocuklarına gerekli dikkati ve itinayı gösterememeleri sonucu çocukların yaralandıkları veya öldükleri görülmektedir. Aynı şekilde meydana gelen trafik kazalarında da benzer olaylara rastlanmaktadır. Bu gibi hâllerde ananın taksirli suçtan dolayı kovuşturmaya uğraması ve cezaya mahkûm edilmesi esasen suçtan dolayı evladını kaybetmesi sonucu uğradığı ızdırabı şiddetlendirmekle kalmamakta, ayrıca ailenin tümüyle ağır derecede mağduriyete düşmesine neden olmaktadır.
Söz konusu fıkraya göre, hâkim suçlunun durumunu takdir ile ceza vermeyebilecektir. Elbette hâkim bu hususta takdirini kullanırken suçlunun ekonomik durumunu, aile yükümlerini, söz gelimi diğer çocukların bakımını göz önünde bulunduracak, ona göre hüküm kuracaktır. Ancak dikkat edilmelidir ki, bu fıkranın uygulanabilmesi için fiilden dolayı münhasıran failin kişisel ve ailevî durumu itibarıyla zararlı netice meydana gelmiş bulunmalıdır. Böyle bir netice ile birlikte söz konusu durumlara ilişkin bulunmayan başka bir netice de meydana gelmişse fıkra uygulanmayacaktır” şeklinde açıklanmıştır.
Buna göre, taksirli hareketi sonucu meydana gelen neticenin münhasıran failin şahsi ve ailevi durumu bakımından artık bir cezaya hükmedilmesini gereksiz kılacak derecede mağdur olmasına yol açması halinde faile ceza verilmeyecektir.
TCK’nın 22. maddesinin altıncı fıkrasında taksirli suçlar bakımından kendine özgü bir “şahsi cezasızlık hali” düzenlenmiştir. Şahsi cezasızlık halinin bulunduğu durumlarda aslında ortada bir suç vardır; bunun yanında failin kusurlu olduğu kabul edilebilir, ancak kanun koyucu izlediği suç siyaseti gereği bu durumu cezasızlık sebebi saymış, buna bağlı olarak da 5271 sayılı CMK’nın 223. maddesinin dördüncü fıkrasının (a) bendinde; “ceza verilmesine yer olmadığına” karar verileceğini hüküm altına almıştır.
TCK’nın 22. maddesinin altıncı fıkrasında yer alan hükmün kapsamının belirlenmesi bakımından uygulamada sorunlarla karşılaşılmakta, bu konudaki tartışmaların genel olarak “fail ile mağdur arasındaki yakınlığın hangi düzeyde olması ve olay nedeniyle failin hangi ölçüde zarar görmesi gerektiği” konularında yoğunlaştığı görülmektedir.
Kanuni düzenlemeye bakıldığında, bu şahsi cezasızlık nedeninin uygulanabilmesi için somut olay açısından ayrıca değerlendirilmesi gereken iki temel şartın varlığı aranmaktadır.
1- Taksirle işlenmiş suç bulunmalıdır. 22. maddenin altıncı fıkrasının ilk cümlesinde; “Taksirli hareket sonucu neden olunan netice”den bahsediliyor olması, anılan şahsi cezasızlık sebebinin yalnızca taksirle işlenen suçlarda uygulanabileceğini göstermektedir. Doğrudan kast, olası kast veya kast taksir kombinasyonu ile işlenen suçlarda bu hüküm uygulanamayacaktır. Bilinçli taksirin varlığı durumunda ise aynı fıkranın “bilinçli taksir halinde verilecek ceza yarıdan altıda bire kadar indirilebilir” şeklindeki son cümlesi uyarınca bu şahsi cezasızlık hali değil, “cezada indirim yapılmasını gerektiren şahsi sebep” sözkonusu olabilecektir.
2- Meydana gelen netice “münhasıran failin kişisel ve ailevi durumu bakımından” etkili olmalıdır. Buna göre, failin taksirli hareketiyle neden olduğu netice hem kendisine acı ve ızdırap vermeli, hem de cezalandırılmasına karar verilmesi kendisi ve ailesi bakımından artık bir cezaya hükmedilmesini gereksiz kılacak derecede mağduriyete yol açmalıdır. Görüldüğü gibi bu şart, kendi içerisinde üç ayrı hususu içermektedir:
Öğretide de benimsendiği üzere bunlardan ilki; “failin taksirli eyleminden ağır düzeyde etkilenmiş olması”, başka bir deyişle failin kendi fiilinin mağduru durumuna düşmesidir. Failin uğradığı mağduriyet, maddi olabileceği gibi manevi de olabilir. Hangi mağduriyetin bir cezaya hükmedilmesini gereksiz kılacağı ise her somut olaya göre belirlenmelidir. (Veli Özer Özbek, Türk Ceza Kanunu İzmir Şerhi, Türk Ceza Kanununun Anlamı, Seçkin Yayınevi, Ankara, c. 1, 4. Baskı, s. 284)
İkincisi, failin taksirli eyleminden “ailevi durumu” itibarıyla da etkilenmesidir. Bu şart, fail ile taksirli suçun mağduru arasında belli derecedeki yakınlığı ifade etmektedir. Bu anlamda, üzerinde durulması gereken husus akrabalığın derecesinden çok “aile” kavramıdır. Çünkü kanun koyucu belli derecede akrabalığı ifade eden herhangi bir kavramı değil özellikle “aile” ibaresini tercih etmiş ve bir manada faille mağdur arasında “aynı aileden olma ilişkisini” aramıştır. Aile ise kanunlarımızda tüm yönleriyle tanımlanmış bir kavram değildir. Bu konuyla ilgili olarak; bir yandan aile kavramının üstsoy, altsoy ve evlilik ilişkisini kapsayacak bir şekilde yorumlanması gerektiğini savunan öğreti, diğer yandan ortada bir aile bulunup bulunmadığını değerlendirirken biyolojik gerçekten çok, toplumsal gerçekliğe ağırlık veren Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararlarını göz önünde bulundurmaktadır. (Zeki Hafızoğulları, Türk Ceza Kanununda Taksir, Polis Dergisi Yıl:11, S. 44, Nisan-Mayıs-Haziran 2005, s. 87; Ursula Kilkelly, Özel Hayata ve Aile Hayatına Saygı Gösterilmesi Hakkı, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 8. Maddesinin Uygulanmasına İlişkin Kılavuz İnsan Hakları El Kitapları, No: 1, Avrupa Konseyi İnsan Hakları ve Hukuk İşleri Genel Müdürlüğü, Eylül 2007, s. 15)
Altıncı fıkranın uygulanması bakımından, aile kavramını geniş tutmanın sakıncalarının yanında, bir ailenin kimlerden oluşacağının sınırlı olarak sayılması da doğru değildir. Yapılması gereken, faille mağdurun aynı aileden olup olmadığının somut olaya göre değerlendirilmesidir. Zira bazı hallerde kişilerin aynı aileden olup olmadıkları hususu sadece akrabalık derecelerine göre değil, diğer bilgi ve belgelerle birlikte çözülmeli, belli derecede akrabalık bağı bulunması her zaman altıncı fıkranın uygulanmasını gerektirecek bir karine olarak değerlendirilmemelidir. Örneğin, haklarında ayrılık kararı olan karı koca veya aralarında husumet bulunan kardeşlerin durumu gibi. Failin yalnızca kendisine değil, aynı ailede yer alan başka birine de zarar vermek suretiyle, “ailevi hayatının” zarar görmesi gerekmektedir. Bunun dışında taksirle gerçekleşen bir olayda, aynı aileden olmayan birisinin zarar görmesi, bazen kişinin aile hayatını derinden etkileyebilirse de bu şekildeki dolaylı bir zarar, altıncı fıkranın uygulanmasını gerektirmeyecektir. Örneğin, failin araç kullanırken kusurlu hareketiyle eşinin akrabası veya çok sevdiği bir arkadaşının ölümüne neden olmasından ötürü, eşiyle boşanmak zorunda kalmaları gibi.
Üçüncü husus, taksirli suçtan “münhasıran failin kişisel ve ailevi hayatının etkilenmiş” olmasıdır: Bu şarttan anlaşılması gereken; taksirli hareket sonucunda ailesinden birisinin zarar görmesi nedeniyle failin ziyadesiyle etkilendiği olayda, fail ile ailevi ilişkisi bulunmayan başka bir kişinin daha zarar görmemesidir. Fail ve ailesi dışında bir kişinin de zarar gördüğü olaylarda ise anılan fıkra hükmü uygulanmayacaktır. Başkalarının zarar görmesinden maksat, fail ve ailesi dışındaki üçüncü kişilerin dolaylı olarak etkilenmesi değil, olaydan bizzat zarar görmesidir. Örneğin, olay sırasında eşinin yanında, akrabası olmayan bir kişinin de öldüğü ya da yaralandığı hallerde fail bu fıkradan yararlanamayacak, buna karşılık sadece eşinin öldüğü hallerde, eşinin akrabalarının olay nedeniyle üzülecek olmaları failin altıncı fıkradan yararlanmasına engel teşkil etmeyecektir.
Kanun koyucunun; “münhasıran failin kişisel ve ailevi durumu”ndan söz ederek, “kişisel” ile “ailevi” kelimeleri arasına “ve” bağlacını koymuş olması, ikinci şartın gerçekleşebilmesi için, her üç hususun da birlikte bulunmasının zorunlu olduğunu göstermektedir. TCK’nın 22. maddesinin altıncı fıkrasında “münhasıran failin kişisel ve ailevi durumu” ibaresinin kullanılmış olması karşısında, taksirli fiili sonucunda failin kendisi veya ailesinden birisi dışında başkalarının da zarar görmüş olması durumunda; örneğin failin bir yakınının ölmesi veya yaralanmasına rağmen, başkalarının da mağduriyeti veya zarar görmesine neden olunmuşsa altıncı fıkra hükmü uygulanamayacaktır. Nitekim öğretideki görüşler de bu doğrultudadır. (Mehmet Emin Artuk- Ahmet Gökcen-Ahmet Caner Yenidünya, Türk Ceza Kanunu Genel Hükümler, 8. Baskı, Adalet Yayınevi, Ankara 2014 s. 357; Hakan Hakeri, Ceza Hukuku Genel Hükümler, 15. Baskı, Adalet Yayınevi, Ankara 2013, s. 234; Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Kanunu Genel Hükümler, 6. Baskı, Seçkin Yayınevi, Ankara 2013, s. 230; Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Kanunu Özel Hükümler, Seçkin Yayınevi, Ankara 2013, s. 154; Veli Özer Özbek-Mehmet Nihat Kanbur- Koray Doğan-Pınar Bacaksız-İlker Tepe, Türk Ceza Kanunu Genel Hükümler, 4. Baskı, Seçkin Yayınevi, Ankara 2013, s. 511; Veli Özer Özbek-Mehmet Nihat Kanbur-Koray Doğan-Pınar Bacaksız-İlker Tepe, Türk Ceza Kanunu Özel Hükümler, 5. Baskı, Seçkin Yayınevi, Ankara 2013, s. 188; Aytekin Özanlı, Failin Ailevi ve Kişisel Durumunun Taksirli Suçlar Bakımından Değerlendirilmesi, Terazi Hukuk Dergisi, Nisan 2009, s. 32; Mustafa Özen, Ceza Hukukunda Taksir, Adalet Yayınevi, Ankara 2011, s. 215)
Son olarak, bilinçli taksirle altıncı fıkra kapsamında değerlendirilebilecek bir yakınının ölümüne ya da yaralanmasına neden olan fail hakkında, anılan fıkradaki şahsi cezasızlık sebebi değil, yalnızca cezasında indirim hükümleri uygulanacaktır.
Taksirle ölüme neden olma suçunun daha fazla cezayı gerektiren halinin düzenlendiği TCK’nın 85. maddesinin ikinci fıkrasındaki suçun, aynı kanunun 22/6. maddesinin uygulanması açısından “taksirle yaralama” ve “taksirle ölüme neden olma” şeklinde ikiye bölünüp bölünemeyeceği sorununa gelince;
TCK’nın 85. maddesinin ikinci fıkrasında birden ziyade kişinin ölümü ya da bir kişinin ölümüyle birlikte en az biri şikayetçi olmak şartıyla bir veya birden fazla kişinin yaralanmasına sebebiyet verilmesi, taksirle ölüme neden olma suçunun daha fazla cezayı gerektiren nitelikli hali olarak düzenlenmiştir. Maddenin ikinci fıkrasında düzenlenen suçta taksirli fiil tek olmakla birlikte, birden fazla kişinin ölümü ya da bir kişinin ölümüyle, en az biri şikayetçi olmak şartıyla bir veya daha fazla kişinin yaralanması şeklinde meydana gelen iki sonuç cezalandırılmaktadır. TCK’nın 85/2. maddesinde, taksirle yaralama ve ölüm şeklinde netice ikiye bölünerek bunların biri hakkında TCK’nın 22/6. maddesinin uygulanması mümkün değildir.
Uyuşmazlık konusu bu açıklamalar ışığında değerlendirildiğinde;
Asli kusurlu olarak eşinin ölümü, biri şikâyetçi olmak üzere altı kişinin yaralanmasına sebebiyet veren sanığın, eşinin ölümü nedeniyle kişisel ve ailevi durumu bakımından artık bir cezaya hükmedilmesini gereksiz kılacak derecede mağdur olduğu açık ise de olayda münhasıran kendisi ve ailesi dışında başkalarının da zarar gördüğü, mağdurlardan birisinin şikâyetçi olduğu ve üzerine atılı suçun bölünmesinin de mümkün olmadığı anlaşıldığından, hakkında 5237 sayılı TCK’nın 22/6. maddesinde hüküm altına alınmış olan şahsi cezasızlık sebebinin uygulanmasına imkan bulunmamaktadır. Bu nedenle yerel mahkemenin direnme hükmü isabetli değildir.
Bu itibarla, katılan vekilinin temyiz itirazlarının kabulüyle, yerel mahkeme direnme hükmünün, taksirli hareketi neticesi asli kusurlu olarak eşinin ölümü ve katılanın yaralanmasına neden olan sanık hakkında TCK’nın 22/6. maddesinin uygulanamayacağının gözetilmemesi isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmelidir.
Çoğunluk görüşüne katılmayan üç Genel Kurul Üyesi; “birisi şikayetçi olmak üzere toplam altı kişinin yaralandığı trafik kazası neticesi eşi de ölen sanık hakkında TCK’nın 22/6. maddesinin uygulanmasında hukuka aykırılık bulunmadığı ve yerel mahkeme hükmünün isabetli olduğu” düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır.
SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
1- … 1. Ağır Ceza Mahkemesinin 14.04.2010 gün ve 187-68 sayılı direnme hükmünün, taksirli hareketi neticesi asli kusurlu olarak eşinin ölümü ve katılanla birlikte toplam 6 kişinin yaralanmasına neden olan sanık hakkında taksirle ölüme ve yaralanmaya sebebiyet vermek suçundan hüküm kurulması gerektiğinin gözetilmemesi isabetsizliğinden BOZULMASINA,
2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 29.04.2014 tarihinde yapılan müzakerede oyçokluğuyla karar verildi.

Bu içtihat yardımcı oldu mu?

Aynı Dairenin Başka İçtihatları