1. Anasayfa
  2. Yargıtay
  3. Ceza Genel Kurulu
  4. SANIĞIN ABİSİYLE KALP HASTASI OLDUĞUNU BİLDİĞİ KAVGAYA TUTUŞMASI – SANIĞIN KASTININ KASTEN YARALAMAYA DAİR OLMASINA RAĞMEN MEYDANA GELEN ÖLÜMDEN BİLİNÇLİ TAKSİR İLE SORUMLU TUTULABİLECEĞİ

SANIĞIN ABİSİYLE KALP HASTASI OLDUĞUNU BİLDİĞİ KAVGAYA TUTUŞMASI – SANIĞIN KASTININ KASTEN YARALAMAYA DAİR OLMASINA RAĞMEN MEYDANA GELEN ÖLÜMDEN BİLİNÇLİ TAKSİR İLE SORUMLU TUTULABİLECEĞİ

Yazdırılabilir versiyonu indir
Özet: Sanığın olay günü tartıştığı ağabeyini itmesi, yere düşürüp boğuşması ile meydana gelen ölüm arasında nedensellik bağının bulunduğunda ve sanığın öleni eliyle iteklemesi eyleminin TCK’nın 86/2 maddesi kapsamında kalan kasten yaralama olduğunda kuşku bulunmadığından sanığın eylemini TCK’nn 87/4 maddesi kapsamında değerlendirme imkanı yoktur. Olayda sanık, kalp hastası olduğunu bildiği kardeşi maktul ile dikkat ve özen yükümlülüğüne uymayarak kavgaya tutuşmuş, bu kavganın yaratacağı efor ve stresin maktulün kalp krizi geçirmesine hatta ölümüne neden olabileceğini öngörmüş ancak neticeyi yani maktulün ölümünü arzulamamıştır; kastı da, kasten yaralamaya dair olup meydana gelen ağır sonuç olan “ölüme” yönelik değildir. O halde sanığın meydana gelen ağır netice olan ölümden bilinçli taksirle sorumlu tutulmasında bir isabetsizlik bulunmamakta, bu nedenle, yerel mahkeme hükmünün, Özel Dairece sanığın eyleminin kasten basit yaralama suçunu oluşturduğundan bahisle bozulmasına karar verilmesi isabetli değildir.
T.C.
Yargıtay
Ceza Genel Kurulu
E: 2013/12-371 K: 2016/39 K.T.: 26.01.2016
DAVA : Bilinçli taksirle bir kişinin ölümüne neden olma suçundan sanığın TCK’nun 85/1, 22/3, 62/1 ve 63. maddeleri uyarınca 2 yıl 2 ay 20 gün hapis cesazıyla cezalandırılma ve mahsubuna ilişkin, Asliye Ceza Mahkemesince verilen 12.11.2007 gün ve 293-1023 Sayılı hükmün sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 12. Ceza Dairesince 23.02.2012 gün ve 15869-5011 sayı ile;
“… 5237 Sayılı TCK’nun 23. maddesinde, kastı aşan suçlarda veya neticesi sebebiyle ağırlaşmış suçlarda cezalandırılabilmek için failin meydana gelen sonuç açısından en azından taksirle hareket etmesi gerektiği belirtilmiş, madde gerekçesinde de, hükmün konuluş amacının, objektif sorumluluk anlayışını terk etmek olduğu, bu tür sorumluluğun, ortaçağ kanonik hukukunun kalıntısı olan ‘versari in re ilicita’ yani hukuka aykırı bir durumda olan bunun bütün neticelerine katlanır anlayışının ürünü olduğu, çağdaş ceza hukukunun bu anlayışı çoktan terk ettiği, düzenlemeyle meydana gelen ağır netice açısından sorumluluk için neticeye dair olarak en azından taksir dolayısıyla kusurlu olunması gerektiği belirtilmiştir.
Kanunun 87/4. maddesinde ise, kasten yaralama sonucunda ölümün meydana gelmesi halinde failin nasıl cezalandırılacağı hüküm altına alınmıştır. Ancak maddedeki atfın 86. maddenin 1. ve 3. fıkralarına yapılmış olması nedeniyle, bu hükmün aynı maddenin 2. fıkrasında kalan yaralanma eylemleri açısından uygulanması mümkün değildir.
Basit bir tıbbi müdahaleyle giderilebilir nitelikte yaralanma sonucunda mağdurun ölmesi halinde, 5237 Sayılı TCK’nun 23 ve 87/4. maddelerinin uygulanması imkânı bulunmadığından, failin sorumluluğunun genel hükümler kapsamında değerlendirilmesi gerekmektedir. Meydana gelen sonuç, (ölüm) öngörülebilir ise ve fail bu sonucu öngörmeksizin hareket etmişse, 5237 Sayılı TCK’nun 22/2. maddesi uyarınca taksirle öldürme suçunu düzenleyen 85. maddesi uyarınca, öngörülebilir sonuç fail tarafından da öngörülmüş ancak istenmemiş ise fail bilinçli taksirle öldürme suçundan Kanunun 85 ve 22/3. maddeleri uyarınca, fail öngördüğü sonucu kabullenerek fiilini icra etmiş ise bu kez de, olası kastla öldürme suçundan sorumlu tutulmalıdır.
Failin ölüm sonucunu öngörmesi mümkün olmakla birlikte, gerekli özeni göstermeyerek ölüme neden olması halinde faili taksirle öldürmekten sorumlu tutmak mümkün ise de, ölüm sonucunun meydana gelmesinin öngörülmesi mümkün değilse failin taksirle öldürmeden sorumlu tutulması mümkün değildir.
Neticenin öngörülebilir olmaması halinde, faili meydana gelen ağır sonuçtan sorumlu tutmak, yeniden objektif sorumluluğun kabulü anlamına gelecektir ki, böyle bir kabul kusur sorumluluğunu benimseyen ceza kanununun sistematiğine de aykırıdır.
27.04.2007 günü, kardeş olan sanık ve maktülün alkol aldıkları, sanık ile maktül arasında başlayan tartışmanın karşılıklı itişip kakışmaya dönüştüğü, bu tartışmadan kısa bir süre sonra …’ın fenalaşarak öldüğü olayda, Adli Tıp Kurumu 1. İhtisas Kurulunca, ölümün travmanın eforu ve stresiyle kendinde mevcut kalp damar hastalığının aktif hale geçmesine bağlı solunum dolaşım durmasından ileri geldiği olay ile ölüm arasında illiyet bağı bulunduğu, ancak saptanan travmatik değişimlerin başlı başına ölümü tevlit eder nitelikte olmadıkları ve mevcut yaralanmanın basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek nitelikte olduğu belirtilmiş ise de, yaralanmanın 5237 Sayılı TCK’nun 86/2. maddesi kapsamında bulunması sebebiyle somut olayda 87/4. maddesinin uygulanma imkanının bulunmadığı, olayla ölüm arasında illiyet bağının kurulmuş olması da, sanığın meydana gelen ölüm sonucundan sorumlu tutmak için yeterli olmadığı, sanık tarafından maktüldeki kalp damar rahatsızlığının bilinmiş olmasının da varılan bu sonucu değiştirmeyeceği, bu itibarla sanığın 5237 Sayılı TCK’nun 61. maddesi de gözetilmek suretiyle 86/2. madesi ile cezalandırılması gerekirken, taksirle öldürme suçundan sorumlu tutulması…”,
İsabetsizliğinden oyçokluğuyla bozulmasına karar verilmiştir.
Daire Üyesi M. Albayrak;
” Sanık hakkında taksirle öldürme suçundan kamu davası açılmış ve mahalli mahkeme yaptığı yargılama sonunda sanığın TCK’nun 85/1, 22/3, 62. maddeleri gereğince iki yıl iki ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar vermiştir.
Sanığın eyleminin TCK’nun 85/1. maddesinde düzenlenen taksirle öldürme suçunu oluşturduğu ve mahkemenin uygulamasının da doğru olduğunu düşündüğümüzden olayda TCK’nun 86/2. maddesindeki basit tıbbi müdahale ile giderilebilir bir yaralama olduğu, aynı Kanunun 87/4. maddesinin TCK’nın 86/2. maddesine atıfta bulunmadığından neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama sonucu meydana gelen ölümden sanığın sorumlu olmayacağına ve sanığın sadece TCK’nun 86/2. maddesi gereğince basit yaralamadan cezalandırılması gerektiğine dair düşüncenin yerinde olmadığını düşündüğümüzden çoğunluk görüşüne katılmamaktayız.
TCK’nun 87/4. maddesindeki suç neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama suçu olup oluşan bu ağır neticeten kişinin sorumlu tutulabilmesi için meydana gelen netice bakımından en azından taksir derecesinde kusurunun bulunması gerekir. Bu olay bakımından baktığımızda sanık tarafından ‘kasten başkasının vücuduna acı verme, sağlığının ve algılama yeteneğinin bozulmasını’ istemeye yönelik bir yaralama kastı yoktur. Dolayısıyla TCK’nun 86 ve 87. maddelerinin uygulanması düşünülemez.
TCK’nun 22/2. maddesi taksiri, dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla bir davranışın suçun kanuni tanımında belirtilen neticesi öngörülmeyerek gerçekleştirilmesi olarak tanımlanmaktadır. Bilimsel görüşlere baktığımızda da dikkat ve özen yükümlülüğü ile ilgili şu açıklamaları görmekteyiz.
Dikkat ve özen yükümlülüğünden, Kanun veya müşterek tecrübenin sonucu olarak kendisine toplum tarafından yüklenen dikkat ve ihtimam vazifesini ihmal eden ve zararlı neticeye sebep olan fert sorumludur. Taksir zorunlu ve gerekli özenin gösterilmemesi sebebiyle öngörülmesi mümkün olan neticenin öngörülmemesidir. Taksirin cezalandırılmasının sebebi, failin neticeyi öngörmesi mümkün iken, özen vazifesine aykırı olarak, bu neticeyi öngörmemiş olması esasına dayanır. Failin öngörülebilir bir neticeyi öngörmesi gerekirken bunu yapmaması, toplumun kendisini kınamasının sebebidir.
Sanık ile ölen kardeş olup ölenin kalp hastası olduğu, anjiyo olduğu ve kalp ilaçları kullandığı bilinmektedir. Eğer sanık ve ailesi tarafından bu husus bilinmemiş bir olgu olsaydı, sanık ölenin vücuda acı verme sağlığının ve algılama yeteneğinin bozulması yönünde etkili bir eylemde bulunmuş olsaydı o zaman TCK’nun 86/2. maddesindeki basit tıbbi müdahalelik yaralamadan sorumlu tutabilir, neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralamanın sonucu olan ölümden sorumlu olmayabilirdi.
Sanık olay günü aşırı alkollü olarak geldiği evinde kalp hastası olduğunu bildiği ve misafiri olan ağabeyi ile babalarından kalan arazinin su dinamosunun bir havuzdan diğer havuza aktarılması konusunda tartışmaya başladıkları sanığın ölene “Ben bu dinamoyu taktırmam” demesi üzerine aralarındaki tartışmanın büyüdüğü her ikisinin birbirine sarılmış şekilde kavga etmeye başladıkları, yere düşerek yaralandıklarından kavga sonrası alınan rapora göre de sanığın 400 mg/dl alkollü olduğu anlaşılmıştır. Sanık burada herkesten daha dikkatli ve özenli davranması gerekirken kendi evinde ölen ağabeyine sarılmış, her ikisi birlikte yere düşmüş ve ve ölenin burnu kanamıştır. Bu durumda sanığın neticeyi öngörmesi mümkün iken, özen vazifesine aykırı olarak hareketlerine devam edip ağabeyinin ölümüne sebebiyet vermiştir. Yaptığı dikkatsiz ve özensiz hareketinin sonucu olan taksirle öldürme suçundan cezalandırılması doğru bir uygulamadır.
Sonuç olarak somut olayda günlük hayat tecrübelerine göre bu netice öngörülebilir bir neticedir. Öngörülebilen bu netice bakımından dikkat ve özen yükümlülüğüne uymayan sanık bakımından taksirle öldürme suçunun oluştuğu kanaatinde olduğumuz için çoğunluğun görüşüne katılmıyoruz.” görüşüyle karşı oy kullanmıştır.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 24.04.2012 gün ve 57504 sayı ile;
“… Kardeş olan sanık ile ölenin alkol aldıkları, aralarında su dinamosunun kullanımıyla ilgili olarak başlayan tartışmanın karşılıklı olarak itişip kakışmaya dönüştüğü, bu tartışmadan kısa bir süre sonra …’ın fenalaşarak öldüğü olayda, Adli Tıp Kurumu 1. İhtisas Kurulunca, ölümün travmanın eforu ve stresiyle kendinde mevcut kalp damar hastalığının aktif hale geçmesine bağlı solunum dolaşım durmasından ileri geldiği olay ile ölüm arasında illiyet bağı bulunduğu, ancak saptanan travmatik değişimlerin başlı başına ölümü tevlit eder nitelikte olmadıkları ve mevcut yaralanmanın basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek nitelikte olduğu belirtilmiş, sanık tarafından ölendeki kalp damar rahatsızlığının önceden bilindiğinin de tanık beyanları ile teyit edildiği olayda, sanık olay günü aşırı alkollü olarak (olay akabinde alınan rapora göre 400 mg/dl alkollü olduğu anlaşılmıştır) geldiği evinde kalp hastası olduğunu bildiği ve misafiri olan ağabeyi ile babalarından kalan arazinin su dinamosunun bir havuzdan diğer havuza aktarılması konusunda tartışmaya başladıkları, sanığın ölene ‘Ben bu dinamoyu taktırmam’ demesi üzerine aralarındaki tartışmanın büyüdüğü, her ikisinin de birbirine sarılmış şekilde kavga etmeye başladıkları, yere düşerek yaralandıkları anlaşılmıştır. Sanık kalp hastası olduğunu bildiği sanıkla tartışırken ve itişip kakışırken herkesten daha dikkatli ve özenli olması gerekirken kendi evinde ölen abisine sarılmış itiş kakışa başlamış, her ikisi birlikte yere düşmüş ve ölenin burnu kanamıştır. Bu durumda sanığın neticeyi öngörmesi mümkün iken, özen vazifesine aykırı olarak hareketlerine devam edip ağabeyinin ölümüne sebebiyet vermiştir. Burada ise somut olayda günlük hayat tecrübelerine göre bu netice öngörülebilir bir neticedir. Öngörülebilen bu netice bakımından dikkat ve özen yükümlüğüne uymayan sanık bakımından bilinçli taksirle ölüme neden olma suçunun oluştuğu…”,
Görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur.
CMK’nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 12. Ceza Dairesince 14.11.2012 gün ve 27084-23975 sayı ile, itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır:
KARAR : Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığın eyleminin kasten yaralama suçunu mu, yoksa bilinçli taksirle ölüme neden olma suçunu mu oluşturduğunun belirlenmesine ilişkindir.
İncelenen dosya kapsamına göre;
Maktul ile sanığın kardeş oldukları, kalp hastası olan maktule, olay tarihinden önce anjiyografi işlemi yapıldığı, bu durumun sanık tarafından da bilindiği, olay günü eşi, kızı, annesi ve dayısı ile birlikte sanığın ikamet ettiği köy evine giden maktulün, burada dayısı ile birlikte içki içmeye başladığı, bir süre sonra yanlarına gelen sanık ile maktulün tartışmaya başladıkları, tartışmanın kavgaya dönüşmesi ile itişen sanık ve maktulün yere düştükleri, dayıları tarafından kavganın aralandığı, maktulün olayı jandarmaya bildirmek için gittiği köy muhtarının evinde bilincini yitirerek yere düştüğü ve hayatını kaybettiği,
Otopsi raporunda; maktulün burnunda ve sol yanağında sekiz-on adet sıyrık bulunduğu, bu sıyrıkların sızıntı şeklinde kanadığı, her iki dizinde ve bacaklarının alt kısmında boğuşma, sert bir cisme çarpma, sürtme gibi sebeplerle oluşabileceği bildirilen yaraların bulunduğu, kanında etil alkol tespit edildiği; sol koroner arterde iki santimetre uzunluğunda kan pıhtısı saptandığı, kesin ölüm nedeninin ölende mevcut aterosklerotik kalp hastalığı neticesi meydana gelen akut miyokart enfarktüsü zemininde gelişen dolaşım ve solunum bozukluğu olduğu, olay ile ölüm arasında illiyet bağının bulunduğu bilgisine yer verildiği,
Adli Tıp Kurumu Birinci İhtisas Kurulunca düzenlenen raporda da; “kişinin yaralanma olayından kısa bir süre sonra fenalaşarak öldüğü dikkate alındığında olay ile ölüm arasında illiyet bağı bulunduğu, ancak otopside kişide saptanan travmatik değişimlerin başlı başına ölüm tevlid eder nitelikte olmadıkları, basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek hafif nitelikte bulunduklarının oybirliği ile mütalaa” olunduğunun belirtildiği,
Sanık hakkında düzenlenen adli muayene raporunda ise, alt dudakta laserasyon, sağ el dördüncü parmakta sıyrık bulunduğu, yaralanmaların basit tıbbi müdahale ile giderilebileceği, kanında 400 mg/dl alkol bulunduğunun bildirildiği,
Anlaşılmaktadır.
Tanık …; ölenin eşi olduğunu sanıkla ölen eşi arasında miras ihtilafı bulunduğunu, olay günü çıkan tartışmada sanığın birden eşine saldırdığını, her ikisinin birbirlerine girdiklerini, eşinin sırtüstü yere düştüğünü, sanığın eşinin üzerinde boğuşmaya devam ettiği sırada dayılarının kavgayı ayırdığını, olay yerinden araçla ayrılırken dahi sanığın taş savurup hakaret ettiğini, muhtarın evine vardıklarında eşinin birden yere yığıldığını beyan etmiş,
Sanık, babasının yıllar önce kalp rahatsızlığından vefat ettiğini, ailelerinde genetik olarak kalp hastalığı bulunduğunu, kendisinin de kalp hastası olduğunu, ölen ağabeyine olay tarihinden beş-altı yıl önce anjiyografi işlemi yapıldığını, ağabeyinin kalp ilaçları kullandığını bildiğini, olay günü eve geldiğinde, ağabeyi ile dayısının içki masası kurup alkol aldıklarını görmesi üzerine birlikte alkol almaya başladığını, ağabeyini fazla içki içmemesi yönünde uyarması üzerine, kendisine bağırdığını, dudağına yumruk attığını, kendisinin ise ölene hiç vurmadığını, ölenin vücuduna hiç temas etmediğini savunmuştur.
Uyuşmazlık konusunda isabetli bir hukuki çözüme ulaşılabilmesi bakımından, konuya dair yasal düzenlemelerin incelenmesinde yarar bulunmaktadır.
04.11.2004 tarih ve 5252 Sayılı Kanun’un 12. maddesiyle, 1 Haziran 2005 tarihi itibarıyla yürürlükten kaldırılan 765 Sayılı Türk Ceza Kanunun 452. maddesi;
“Katil kastiyle olmıyan darp ve cerh veya bir müessir fiilden telefi nefis husule gelmiş olursa fail, 448. maddede beyan olunan ahvalde sekiz, 449. maddede yazılı ahvalde on ve 450. maddede muharrer ahvalde on beş seneden aşağı olmamak üzere muvakkat ağır hapse mahkum olur.
Eğer telefi nefis failin fiilinden evvel mevcut olup da failce bilinmiyen ahvalin birleşmesi veyahut failin idaresinden hariç ve gayrimelhuz esbabın inzimamı ile vukua gelirse, 448. maddede beyan olunan ahvalde beş seneden, 449. maddede muharrer ahvalde yedi seneden ve 450. maddede yazılı ahvalde fail on seneden aşağı olmamak üzere ağır hapis cezası ile cezalandırılır” hükmünü içermekte iken benzeri bir düzenlemeye, objektif sorumluluk esasının terk edilmesi sebebiyle 5237 Sayılı TCK’da yer verilmemiştir.
Suçu, “yasada tanımlanmış bir haksızlık” olarak öngören yeni suç teorisinde, bir hareketi yapan kişi, bu hareketin tüm sonuçlarından her koşulda sorumlu tutulmamakta, bir başka anlatımla “kusursuz sorumluluk” terk edilmiş olmaktadır. (İzzet Özgenç, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, 3. bası, s.166 vd.). 765 Sayılı TCK’daki objektif sorumluluk esasının yerine 5237 Sayılı TCK’da haksızlığın birer gerçekleştirilme şekli olarak kast –taksir kombinasyonuna, yani netice sebebiyle ağırlaşmış suçlara yer verilmiştir. Bu sebeple uyuşmazlığın çözümü için, 5237 Sayılı TCK’nun hazırlanmasında esas alınan suç teorisinde, suçun manevi unsurları arasında gösterilen kast-taksir kombinasyonu, yani netice sebebiyle ağırlaşmış suç üzerinde durulmalıdır.
5237 Sayılı TCK’nun “Netice sebebiyle ağırlaşmış suç” başlıklı 23. maddesi “(1) Bir fiilin, kastedilenden daha ağır veya başka bir neticenin oluşumuna sebebiyet vermesi halinde, kişinin bundan dolayı sorumlu tutulabilmesi için bu netice bakımından en azından taksirle hareket etmesi gerekir” şeklindedir. Buna göre; failin gerçekleştirdiği bir eylemde, kastettiğinden daha ağır veya başka bir sonucun meydana gelmesi halinde, sorumlu tutulabilmesi için, netice bakımından en azından taksirle hareket etmiş olması gerekmektedir. Fail, bu sonucun meydana gelmesinden taksirle bile sorumlu tutulamıyorsa, objektif sorumluluğun kaldırılmasının doğal bir sonucu olarak, sadece nedensellik bağının bulunuyor olması, neticeden sorumlu tutulması için yeterli olmayacaktır.
Öğretide, neticesi sebebiyle ağırlaşmış suçun, gerçek neticesi sebebiyle ağırlaşmış suç ve görünüşte ya da gerçek olmayan neticesi sebebiyle ağırlaşmış suç olarak iki farklı şeklinin bulunduğu kabul edilmektedir. Gerçek neticesi sebebiyle ağırlaşmış suçlarda, failin hareketi sonucunda kastettiğinden daha ağır bir netice ortaya çıkmakta olup, gerçekleşen aşırı netice dolayısıyla bağımsız bir suç tipi ortaya çıkmaktadır. Örneğin, yaralama suçunda mağdurun ölmesi, gerçek neticesi sebebiyle ağırlaşmış suç halidir. Görünüşte neticesi sebebiyle ağırlaşmış suçlarda ise, failin hareketi sonucunda suçun oluşması için aranan neticeden başka, niteliği de farklı olan daha ağır bir netice ortaya çıkmakta olup, gerçekleşen aşırı netice dolayısıyla temel suç niteliği aynı kalmakla beraber yalnızca ceza ağırlaştırılmaktadır. Örneğin, cinsel istismar suçunda mağdurun ruh veya beden sağlığının bozulması, görünüşte neticesi sebebiyle ağırlaşmış suç halidir. (Nur Centel, Hamide Zafer, Özlem Çakmut, Türk Ceza Hukukuna Giriş, 3. Bası, s. 415 vd.; Mehmet Emin Artuk, Ahmet Gökçen, A.Caner Yenidünya, TCK Şerhi, c.I, s.495 vd.)
5237 Sayılı TCK’nun 23. maddesinde düzenlenmiş bulunan neticesi sebebiyle ağırlaşmış suça dair genel kuralın, özel hükümler arasında kendisine yer bulduğu maddelerin başında gelen TCK’nun 87. maddenin 4. fıkrası; “Kasten yaralama sonucunda ölüm meydana gelmişse, yukarıdaki maddenin birinci fıkrasına giren hallerde sekiz yıldan oniki yıla kadar, üçüncü fıkrasına giren hallerde ise oniki yıldan onaltı yıla kadar hapis cezasına hükmolunur” şeklindedir. Maddede, gerçekleştirilen kasten yaralama eylemi TCK’nun 86. maddesinin 1. veya 3. fıkraları kapsamında bulunur ve bunun sonucunda da ölüm meydana gelirse, en azından taksirle hareket etmiş olmak koşuluyla faile belirtilen cezaların verileceği öngörülmektedir. Madde metnindeki anlatımın açıklığı karşısında, TCK’nun 86/2. maddesinde düzenlenen basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek ölçüde yaralanma sonucu ölümün meydana gelmesi hali 87/4. fıkrası kapsamında değerlendirilemeyecektir.
Eylemin 5237 Sayılı TCK’nun 87/4. maddesindeki suçu oluşturmayacağının anlaşılması nedeniyle, uyuşmazlığın sağlıklı bir hukuki çözüme kavuşturulabilmesi bakımından eylemin taksirle öldürme suçunu oluşturup oluşturmayacağı, hususu üzerinde de durmak gerekecektir.
5237 Sayılı TCK’nun 22/2. maddesinde “dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla, bir davranışın suçun kanuni tanımında belirtilen neticesi öngörülmeyerek gerçekleştirilmesi” şeklinde tanımlanan taksir haksızlığın gerçekleştirilme biçimlerinden birisidir (İzzet Özgenç, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, 3.bası, s.248 vd.). Toplumsal yaşamda belli faaliyetlerde bulunan kimselerin başkalarına zarar vermemek için bir takım önlemler alması ve bazı davranış kurallarına uyma zorunlulukları bulunmaktadır. Bu kurallar toplum olarak yaşama zorunluluğundan doğabileceği gibi, Devletin müdahalesiyle de ortaya çıkabilmektedir. Taksirli suç bu kuralların ihlal edilmesi sonucu belirir, fail tedbirli ve öngörülü davranmamış olduğu için cezalandırılır. Bu bakımdan sorumluluğun nedeni, öngörebilme imkân ve ödevinin varlığına rağmen sonuca iradi bir hareketle neden olmaktan kaynaklanmaktadır.
Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 20.05.2008 gün ve 2008/9-51-117; Ceza Genel Kurulunun 25.03.2008 gün ve 2008/9-43-62; Ceza Genel Kurulunun 11.03.2008 gün ve 2007/9-275-49; Ceza Genel Kurulunun 01.02.2005 gün ve 2004/9-213-3; Ceza Genel Kurulunun 23.03.2004 gün ve 12-68; Ceza Genel Kurulunun 09.10.2001 gün ve 181-204; Ceza Genel Kurulunun 21.10.1997 gün ve 99-202 Sayılı kararları başta olmak üzere birçok kararında da vurgulandığı gibi, öğretide ve uygulamada taksirin unsurları;
1-) Fiilin taksirle işlenebilen bir suç olması,
2-) Hareketin iradi olması,
3-) Neticenin iradi olmaması,
4-) Hareketle netice arasında nedensellik bağının bulunması,
5-) Neticenin öngörülebilir olmasına karşın fail tarafından öngörülememesi, şeklinde kabul edilmektedir.
Bütün suçlarda olduğu gibi taksirli suçlarda da, hareket ile sonuç arasında nedensellik bağının varlığı cezalandırmanın koşuludur. Taksirli suçlarda nedensellik bağının varlığının kabulü için, failin hareketinden bağımsız bir etkenin sonuca tek başına neden olmaması gerekir.
Bu açıklamalar ışığında tüm dosya içeriği birlikte değerlendirildiğinde;
Sanığın, olay günü tartıştığı ağabeyini itmesi, yere düşürüp boğuşması ile meydana gelen ölüm arasında nedensellik bağının bulunduğunda ve sanığın öleni eliyle iteklemesi eyleminin TCK’nun 86/2. maddesi kapsamında kalan kasten yaralama olduğunda kuşku bulunmadığından sanığın eylemini TCK’nun 87/4. maddesi kapsamında değerlendirme imkanı yoktur.
Olayda sanık, kalp hastası olduğunu bildiği kardeşi maktul ile dikkat ve özen yükümlülüğüne uymayarak, kavgaya tutuşmuş, bu kavganın yaratacağı efor ve stresin maktulün kalp krizi geçirmesine, hatta ölümüne neden olabileceğini öngörmüş, ancak neticeyi yani maktulün ölümünü arzulamamıştır; kastı da, kasten yaralamaya dair olup meydana gelen ağır sonuç olan “ölüme” yönelik değildir. O halde sanığın meydana gelen ağır netice olan ölümden bilinçli taksirle sorumlu tutulmasında bir isabetsizlik bulunmamakta, bu nedenle, yerel mahkeme hükmünün, Özel Dairece sanığın eyleminin kasten basit yaralama suçunu oluşturduğundan bahisle bozulmasına karar verilmesi isabetli değildir.
Bu itibarla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının kabülüne, Özel Daire bozma kararının kaldırılmasına, usul ve kanuna uygun olan mahalli mahkeme hükmünün onanmasına karar verilmelidir.
SONUÇ : Açıklanan nedenlerle;
1-) Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının KABULÜNE,
2-) Yargıtay 12. Ceza Dairesinin 23.02.2012 tarih ve 15869-5011 Sayılı bozma kararının KALDIRILMASINA,
3-) Usul ve kanuna uygun olan Asliye Ceza Mahkemesi’nin 12.11.2007 gün ve 293-1023 Sayılı mahkûmiyet hükmünün ONANMASINA,
4-) Dosyanın mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 26.01.2016 tarihinde yapılan müzakerede oybirliğiyle karar verildi.
Yazdırılabilir versiyonu indir

Bu içtihat yardımcı oldu mu?

Aynı Dairenin Başka İçtihatları