1. Anasayfa
  2. Yargıtay
  3. Ceza Genel Kurulu
  4. HAKİMİN DİĞER HAKİM VE SAVCILARI ARAMASI – YARGI GÖREVİ YAPANI ETKİLEME

HAKİMİN DİĞER HAKİM VE SAVCILARI ARAMASI – YARGI GÖREVİ YAPANI ETKİLEME

Yazdırılabilir versiyonu indir
Özet: Sanığın mahkeme başkanı olarak çalıştığı adliyede, tarafların bir kısmının hemşehrisi, bir kısmının ise avukat olan kızının müvekkili olduğu dosyalarda hakim ve Cumhuriyet savcılarını arayarak, ya iyi kişiler olduğunu belirttiği tutuklu sanıkların tahliye edilmesi ya dosyalara iyi bakılması ya da eylemlerin suç oluşturmayacağı ve kızının vekaletnamesinin gözden kaçırılmaması yönünde telkinlerde bulunduğu sabit olup, sanığın meslektaş olmalarından kaynaklanan yakınlığı ve sahip olduğu ağır ceza mahkemesi başkanlığı ünvanını kullanarak birlikte çalıştığı hakim ve Cumhuriyet savcılarını, görülmekte olan davalarda müşteki veya mağdurlar yönüyle haksızlık oluşturacak şekilde, sanıklar lehine karar vermeleri ve görüş açıklamaları yönünde hukuka aykırı olarak etkilemeye teşebbüs ettiği, ancak bu eylemleri karşılığında herhangi bir maddi menfaat temin etmediği anlaşıldığından, sanığın 2008-2009, 2009-2010 ve 2010 yıllarında gerçekleştirdiği eylemleri yargı görevini yapanları etkileme suçunu oluşturmaktadır.
T.C.
Yargıtay
Ceza Genel Kurulu
E: 2013/423 K: 2014/328 K.T.: 17.06.2014
Yargı görevi yapanları etkileme suçundan sanık N.T.’nin yapılan yargılaması sonucunda Yargıtay 4. Ceza Dairesince 12.04.2012 gün ve 1-18 sayı ile; sanığın 2005, 2008-2009 ve 2010 yıllarında gerçekleştirdiği eylemlerle ilgili olarak 5237 sayılı TCK’nın 277, 62, 50, 52/4 ve 53. maddeleri uyarınca 3 kez 3.000 Lira adli para, 2009-2010 yıllarında gerçekleştirdiği eylemle ilgili olarak ise aynı kanunun 277, 43/1, 62, 50, 52/4 ve 53. maddeleri uyarınca 3.740 adli para cezası ile cezalandırılmasına, taksitlendirmeye ve hak yoksunluğuna karar verilmiş,
Hükmün sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine, dosyayı inceleyen Yargıtay Ceza Genel Kurulunca 25.09.2012 gün ve 956-1781 sayı ile;
“Sanığın yargı görevi yapanları etkileme suçundan cezalandırılmasına karar verilen somut olayda, Yargıtay Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık, sanığın eylemlerinin yargı görevi yapanları etkileme suçunu oluşturup oluşturmadığının belirlenmesine ilişkin ise de; Yargıtay İç Yönetmeliğinin 27. maddesi uyarınca, öncelikle;
1) 05.07.2012 gün ve 28344 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 6352 sayılı Kanunun Geçici 2. maddesinin birinci fıkrası ile yapılan düzenlemenin, yargı görevi yapanları etkileme suçunu da kapsayıp kapsamadığı,
2) Anılan düzenlemenin yargı görevi yapanları etkileme suçunu kapsadığının belirlenmesi halinde temyiz merciince gönderme kararı mı, yoksa bozma kararı mı verileceği,
3) Düzenlemenin yargı görevi yapanları etkileme suçunu kapsamadığının kabulü halinde 6352 sayılı Kanunun 90. maddesi ile 5237 sayılı TCK’nın 277. maddesinde yapılan değişiklik nedeniyle sanığın hukuki durumunun değerlendirilmesi amacıyla işin esasına girilmeden bozma kararı mı verileceği, yoksa dosyanın esastan incelenerek suçun oluşumu, sübutu ve uygulamanın denetlenip lehe yasa değerlendirmesi yapılarak ortaya çıkan sonuca göre mi karar verileceğinin ön sorun olarak ele alınması gerekmiştir.
6352 sayılı Kanunun Geçici 2. maddesi ile yapılan düzenlemenin, yargı görevi yapanları etkileme suçunu da kapsayıp kapsamadığı, anılan düzenlemenin yargı görevi yapanları etkileme suçunu kapsadığının kabulü halinde temyiz merciince gönderme kararı mı, yoksa bozma kararı mı verileceği, düzenlemenin yargı görevi yapanları etkileme suçunu kapsamadığının belirlenmesi halinde ise anılan kanunun 90. maddesi ile 5237 sayılı TCK’nun 277. maddesinde yapılan değişiklik nedeniyle sanığın hukuksal durumunun değerlendirilmesi amacıyla işin esasına girilmeden bozma kararı mı verileceği, yoksa dosyanın esastan incelenerek suçun oluşumu, sübutu ve uygulamanın denetlenip lehe yasa değerlendirmesi yapılarak ortaya çıkan sonuca göre mi karar verileceğine ilişkin uyuşmazlık konularının birlikte değerlendirilmesinde fayda bulunmaktadır.
6352 sayılı Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesi Hakkındaki Kanunun Geçici 2. maddesinin birinci ve ikinci fıkralarında;
‘Bu Kanunda yapılan değişiklikler karşısında; ilgili suçlardan dolayı açılan ve temyiz aşamasında bulunan dava dosyalarından Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığında bulunanlar Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca, Yargıtay ilgili dairesinde bulunan dosyalar ise bu dairece hükmü veren mahkemeye gönderilir.
Abonelik esasına göre yararlanılabilen elektrik enerjisinin, suyun ve doğalgazın sahibinin rızası olmaksızın ve tüketim miktarının belirlenmesini engelleyecek şekilde tüketilmesi dolayısıyla bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla hakkında hırsızlık suçundan dolayı kovuşturma yapılan veya kesinleşmiş olup olmadığına bakılmaksızın hakkında hüküm verilen kişinin, bu Kanun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren altı ay içinde, zararı tamamen tazmin etmesi hâlinde, hakkında cezaya hükmolunmaz, verilen ceza tüm sonuçlarıyla ortadan kalkar’ hükmüne yer verilmiştir.
Uyuşmazlığın sağlıklı bir şekilde çözümlenmesi için öncelikle anılan kanunun Geçici 2. maddesinin yasalaşma sürecinin, diğer bir anlatımla kanun koyucunun bu düzenlemedeki amacının ne olduğunun tespiti gerekmektedir.
Hükümetçe Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulan tasarıda yer almayan, ancak verilen bir önerge üzerine kanunun Geçici 2. maddesi ile ilgili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi Adalet Alt Komisyonu görüşmeleri sırasında oluşturulan raporda;
‘Kanunun yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla, elektrik enerjisi, su ve doğal gaz hırsızlığı nedeniyle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığında bulunan dosyaların Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca, Yargıtay ilgili dairesinde bulunan dosyaların ise bu dairece hükmü veren mahkemeye gönderilmesinin ve bu sayede dosyaların gereksiz şekilde dolaşarak zaman kaybının önlenmesinin sağlanması amacıyla yeni geçici madde ihdasına ilişkin önerge Komisyonumuzca kabul edilerek, Geçici 2. madde olarak metne eklenmiştir’ açıklamasına yer verilmiş olup, Alt Komisyonca hazırlanan madde metni; ‘bu maddenin yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla, elektrik enerjisi, su ve doğal gaz hırsızlığı nedeniyle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığında bulunan dosyalar Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca, Yargıtay ilgili dairesinde bulunan dosyalar ise bu dairece, hükmü veren mahkemeye gönderilir’ şeklinde iken; Adalet Komisyonunca, ‘Alt Komisyon metninin geçici ikinci maddesi, bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce yürütülen kovuşturmalar veya hakkında hükmolunan cezalarla ilgili olarak, ilgililerin etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanmalarını teminen intikal hükümlerini içeren değişikliğin yapılması amacıyla verilen önergenin kabulüyle Komisyonumuzca kabul edilmiştir’ şeklindeki açıklama ile kabul edilen düzenleme ise;
1) Bu Kanunda yapılan değişiklikler karşısında; ilgili suçlardan dolayı açılan ve temyiz aşamasında bulunan dava dosyalarından Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığında bulunanlar, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca; Yargıtay ilgili dairesinde bulunan dosyalar ise bu dairece, hükmü veren mahkemeye gönderilir.
2) Abonelik esasına göre yararlanılabilen elektrik enerjisinin, suyun ve doğal gazın sahibinin rızası olmaksızın ve tüketim miktarının belirlenmesini engelleyecek şekilde tüketilmesi dolayısıyla bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla hakkında hırsızlık suçundan dolayı kovuşturma yapılan veya kesinleşmiş olup olmadığına bakılmaksızın hakkında hüküm verilen kişinin, bu Kanun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren altı ay içinde, zararı tamamen tazmin etmesi hâlinde, hakkında cezaya hükmolunmaz, verilen ceza tüm sonuçlarıyla ortadan kalkar’ şeklinde geçici ikinci madenin ilk iki fıkrasının yasalaşmış hali olup, Türkiye Büyük Millet Meclisindeki görüşmeler sırasında maddeye ayrıca başka fıkralar da eklenmiştir.
6352 sayılı Kanunun genel gerekçesinde; ‘yargı hizmetlerinin hızlandırılması amacıyla bugüne kadar yapılan düzenlemelerin devamı niteliğinde olan bu tasarı, icra-iflas, ceza ve idarî yargı mevzuatının uygulanmasından kaynaklanan bazı sorunlara çözüm getirmek amacıyla hazırlanmıştır’ açıklamasına yer verilmek suretiyle bu kanunun yargı hizmetlerinin hızlandırılması amacıyla hazırlandığının belirtilmiş olması, anılan kanun ile elektrik enerjisi, su ve doğalgaz hakkında hırsızlık suçu tamamen değiştirilerek karşılıksız yararlanma suçuna dönüştürülürken, diğer suçlarda yapılan değişikliklerde ise başka bir suça dönüştürülmelerinin söz konusu olmaması ve anılan kanunun Geçici 2. maddesinin bir ve ikinci fıkralarının birlikte değerlendirilmesinde; kanun koyucunun asıl amacının yalnızca karşılıksız yararlanma suçuna dönüştürülen elektrik enerjisi, su ve doğalgaz hakkında hırsızlık suçlarına ilişkin dosyaların ilgili merci tarafından incelenmeksizin kararı veren mahkemeye gönderilmesi olduğu kabul edilmelidir.
Karşılıksız yararlanmaya dönüşen hırsızlık suçları dışında kalan suçların da aynı kanunun Geçici 2. maddesinin birinci fıkrası kapsamında kaldığının kabulü, dosyaların yeniden ele alınması ve yargılamaların uzaması sonucunu doğuracaktı ki, bu durum Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 141. maddesinin dördüncü fıkrasının; ‘davaların en az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılması, yargının görevidir” şeklindeki düzenlemesi ile usul ekonomisine aykırı olacak, yargılamanın uzamasına ve yeni yargılama giderlerine yol açacak, aynı zamanda Anayasanın 90. maddesi uyarınca iç hukuk normu haline gelen ve yasaların aynı konuda farklı düzenleme getirmesi durumunda bile uygulanması zorunlu olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin ‘Adil Yargılanma Hakkı’ başlıklı 6. maddesinin ‘herkes gerek medeni hak ve yükümlülükleri ile ilgili nizalar, gerek cezai alanda kendisine karşı serdedilen bir isnadın esası hakkında karar verecek olan kanuni, müstakil ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde hakkaniyete uygun ve aleni surette dinlenmesini istemek hakkını haizdir’ şeklindeki hükmüne de aykırılık oluşturacaktır.
Bu itibarla, 6352 sayılı Kanunun Geçici 2. maddesinin birinci fıkrasının sadece karşılıksız yararlanmaya dönüşen hırsızlık suçlarını kapsadığına ve anılan kanun ile değiştirilen ve karşılıksız yararlanmaya dönüşen hırsızlık suçları dışında kalan suçlara ilişkin dosyaların ise esasının incelenmesine karar verilmelidir. (oy çokluğuyla)
Uyuşmazlık konusunun bu şekilde çözüme kavuşturulması karşısında sanığın eyleminin sabit olup olmadığının değerlendirilmesi gerekmektedir:
İncelenen dosya içeriğine göre;
Halen emekli olan sanığın, suç tarihinde birinci sınıf hâkim olduğu ve Kartal 3. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı olarak görev yaptığı, aynı adliyede değişik mahkemelerde görülmekte olan ve sanıklarının ya hemşehrisi ya da avukat olan kızının müvekkili olduğu dört ayrı dosya ile ilgili olarak mahkeme hâkimlerini ve Cumhuriyet savcılarını telefonla aradığı, bir kısmına ise bizzat giderek davalarla ilgili görüşmeler yaptığı yönündeki şikâyetler üzerine Adalet Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkanlığınca işlem başlatıldığı, yapılan soruşturma sonucunda sanık hakkında soruşturma izni verildiği ve Kartal Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen iddianame üzerine Kadıköy 1. Ağır Ceza Mahkemesince kovuşturma açılmasına karar verildiği,
Tanık Y.Y.’nin; ‘Kartal 3. Ağır Ceza Mahkemesi Yazı İşleri Müdürü olarak görev yaparım. Daha önce de çocuk ve çocuk ağır ceza mahkemelerinde görev yaptım. 2004 yılından beri sanıkla birlikte çalışırız. 6. Asliye Ceza Mahkemesinin 2005/447 sayılı dosyasının sanığını tanımam. İki üç yıl önce sanık, bu dosya numarasını vererek taraflarını, duruşma gününü ve ara kararlarını öğrenmemi istemişti. Ben de mahkeme kalemini arayarak bilgi almıştım. Daha sonra dosyanın akıbetini sorup sormadığını veya fotokopi isteyip istemediğini hatırlamıyorum. Başkanın bu dosyaya neden ilgi duyduğunu, dosyanın tarafları ile bir yakınlığı olup olmadığını bilmiyorum’,
Tanık S.B.’nin; ‘Kartal 6. Asliye Ceza Mahkemesi Yazı İşleri Müdürü olarak görev yaparım. 2005/447 sayılı dosyanın yargılaması sürerken her celseden sonra o zaman Çocuk Mahkemesi Yazı İşleri Müdürü olan Y.Y. dâhili hattan beni arayarak N.T.’nin talimatı ile aradığını söylüyor, dosyanın akıbeti ile ara kararları hakkında soru soruyor ve fotokopi istiyordu. Durumu hâkim İbrahim Fikri Talman’a iletiyor, onun izin verdiği ölçüde yalnızca bilgi veriyordum. Dosya karara çıkıncaya kadar bu şekilde ilgi ve takip sürdü’,
Tanık H.T.’nin; ‘Kartal 5. Sulh Ceza Mahkemesi Yazı İşleri Müdürü olarak görev yaparım. Birkaç ay önce 3. Ağır Ceza Mahkemesi Mübaşiri gelerek N.T.’nin numarasını hatırlamadığım bir değişik iş dosyasını istediğini söyledi. Dosyanın konusu idari para cezasına itiraz idi. Mahkeme hâkimine haber vermeden ve dosyayı zimmetlemeden mübaşire teslim ettim. Yaklaşık on dakika sonra dosya geri geldi. İstemeden önce zaten karar verilmişti’,
Tanık N.A.’nın; ‘Kartal 5. Sulh Ceza Mahkemesi Hâkimi olarak görev yaparım. N.T., yaklaşık altı ay önce numarasını hatırlamadığım değişik iş dosyası için dâhili telefondan beni arayarak, ‘bu dosyaya bakabilir misiniz’ dedi. Dosyanın konusu idari para cezasına itirazdı. Kendisine karar verdiğimi söyledim. Ne karar verdiğimi sorunuca itirazı kabul ettiğimi söyledim. İyi o zaman dedi’,
Tanık L.Y.’nin; ‘Kartal 2. Ağır Ceza Mahkemesi Hâkimiyim. Yetkiler belli olmadan önce komisyon yetkisi ile sulh ceza mahkemesinde görev yaptım. 2010 yılı kurban bayramı tatilinden iki gün önce nöbetçi sulh ceza hâkimi idim. Sanık odama geldi. Yeni başladığım için hayırlı olsun ziyaretine geldiğini düşündüm. Bir süre sohbet ettikten sonra savcılık aşamasındaki bir dosyadan bahsetti. Yaralamaya ilişkin dosyada, ‘tutuklu sanığı tahliye ederseniz kızıma vekâlet verecek’ dedi. Kusura bakmayın, böyle bir şey mümkün değil dedim’,
Tanık E.K.’nın; ‘Kartal 2. Asliye Ceza Mahkemesi Hâkimiyim. N.T. bir yıl önce yaralama suçu ile ilgili telefonla ya da yüz yüze, dosyada azmettirici konumundaki bir kişi için; ‘bu şahıs aslında mağdurdur, komplo ile karşı karşıyadır, durumuyla ilgilenir misiniz’ diye ricada bulundu. Dava önemli, uzak durmakta yarar var, hukuk ne gerektiriyorsa yapılacaktır diye nazik bir şekilde cevap verdim. Sonuçta mahkûmiyet kararı çıktı. Karardan sonra bana bir şey söylemedi. Duruşmada sanığın kızının bu şahsın vekili olarak duruşmaya girdiğini fark ettim. Konuşma sırasında kızından bahsetmemişti’,
Tanık M.Ö.’nün; ‘2007 yılından itibaren asliye ceza mahkemesinin çift numaralı dosyalarına bakmaktayım. Hizmet nedeniyle görevi kötüye kullanma suçuyla ilgili bir dosyada şüpheli tutuklu idi. Sanık beni dâhili telefondan arayarak dosyanın tutuklu olduğunu, suçun oluşmayabileceğini söyledi ve ‘daha iyi bakınız’ dedi. Ancak serbest bırakılması veya şüpheliyi tanıyıp tanımadığı hususunda bir şey söylemedi. N.T.’nin kızı dosyada sanığın avukatı idi. Aradıktan sonra sanık bir celse daha tutuklu kaldı. Adli Tıp’tan rapor geldiğinde karar verdik. Duruşma savcısı, sanığın aynı dosya için kendisini de aradığını söyledi’,
Tanık M.M.’nin; ‘Kartal 1. Sulh Ceza Mahkemesi Hâkimi olarak görev yaparım. Sanığı tanırım. Ancak samimiyetimiz yoktur. Herhangi bir dosya için aramadı ve bir talebi olmadı. Toki dolandırıcılığı ile ilgili yürütülen soruşturma dosyasındaki sanıklar için bana herhangi bir tavassutta bulunmadı. Cumhuriyet savcılığının talebi üzerine firari sanık hakkında yakalama emri vermiştim. 13.09.2010 günü mevcutlu olarak sevk edildiğinde dosyayı inceledim. Şahsın mühendis ve belgeler üzerinde de bilirkişi incelemesi yapılmamış olması nedeniyle tutuksuz yargılanması gerektirdiğini düşünerek serbest bırakılmasına karar verdim. İtiraz üzerine ret kararı vererek dosyayı gönderdim. Sonraki süreci bilmiyorum. Sanığın bazı dosyalar için hâkim ve savcıları arayarak tavassutta bulunduğu yönünde adliyede dedikodular yapılıyordu. Bu konu meslektaşlar arasında hoş karşılanmıyor, bazı arkadaşlar serzenişte bulunuyordu’,
Tanık İbrahim F.T.’nin; ‘Kartal Asliye Ceza Mahkemesi Hâkimi olarak görev yaparım. N.T. Çocuk Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı olduğu dönemde dâhili telefonla aramıştı. Düşük ayarlı altın satma ve dolandırıcılık konulu dosyada sanıklardan biri ihbarda bulunmuştu. İhbarı yapan bayan sanık dâhil dört tutuklu vardı. On gün sonra iki sanık 1. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı A.N.A. tarafından tahliye edilmişti. Bu iki sanık altın ayarı ile oynayan asıl faillerdi. Asıl olayı organize eden ve tahliye olan sanık Muşlu idi. N.T. beni dâhili telefondan arayarak Muşlu olan sanığın iyi biri olduğunu, zararı karşılayacağını söyleyerek durumuna bakmamı istedi. Yargılama devam ediyordu. Sonuçta dosyadaki delilleri değerlendirerek mahkûmiyet kararı vermiştim. Sanık, ölümlü trafik kazası dosyası için yargılama devam ederken yine dâhili telefondan arayarak, bu dosyada hem alkollü, hem bir gözü kör, hem de ehliyetsiz sürücü için bu kişinin uzun süre tutuklu kaldığını, iyi biri olduğunu, mağdur edilmemesi için durumuna bakmamı söylemişti. 15.09.2010 tarihinde Cumhuriyet savcısı S.I., TOKİ adını kullanarak dolandırıcılık ve sahte evrak düzenlemek suçundan tutuklamaya sevk edilip sulh ceza mahkemesince serbest bırakılan S.B. isimli şahıs için yakalama kararı istedi. Şahıs Pamukova’da sahte bir kimlikle yakalanmıştı. Soruşturma savcısı beni dâhili telefondan arayarak sulh ceza mahkemesi kararına itiraz edeceğini, şahsın mağdurlarla yüzleştirildiğini söyleyerek yakalama talep etti. Büyük bir dolandırıcılık olayı vardı. Toki yetkililerinin imza ve mühürleri taklit edilerek yaklaşık yüz yirmi kişinin mağdur edildiğini, dolandırıcılığın bedelinin bir milyon lirayı geçtiğini, polisin büroyu basmasından beş dakika önce elebaşı olan bu şahsın kaçtığını, diğer sanıkların yakalandığını dosyadan tespit ettim. N.T. dâhili telefondan arayarak adı geçen şahsı tanıdığını, şahsın mühendis ve iyi birisi olduğunu, olayın hukuki mahiyette olduğunu, şahsın mağdurların parasını ödeyeceğini söyleyip, ona göre değerlendirme yapmamı istedi. Ancak aramadan önce kafamda kararımı vermiştim. Bakacağımı söyleyerek yakalama kararı çıkarttım. UYAP’ta sıkıntı çıktı ve işler uzadı. Yakalama kararını imzalayarak gönderdim. Dosya gecikincesaat 17:30’dan sonra çıktım. Yakalama kararı infazı için Nöbetçi Asliye Ceza Mahkemesi Hâkimi A.A.U.’ya gönderilmiş ve Hâkim Bey yeniden sorgu yaparak şahsı serbest bırakmıştı. Ben serbest bırakmayı yadırgadım. Hâkim Bey’in neden böyle bir karar verdiğini, N.T.’nin, Hâkim A.B.’yi veya Sulh Ceza Hâkimi M.M.’yi arayıp aramadığını bilmiyorum. Savcı S.B. daha sonra bana M.B.’nin Komisyon Başkanı N.B.’den çekinmiş olabileceğini söyledi. A.N.A. ile N.T. çok iyi arkadaş olup, sürekli beraber olurlardı. N.T. en az beş altı kez dâhili telefondan bana benzer ifadelerle ricada bulunmuştu. Çok rahatsız oluyordum, ancak nazik bir şekilde dosyanın gereğini yapacağımı söyleyerek her seferinde dosyadaki delillere göre vicdani kanaatim doğrultusunda karar veriyordum. N.T. genelde ceza hâkimlerini arıyordu. Hukuk mahkemeleriyle ayrı bölümlerde olduğumuz için onları arayıp aramadığını bilmiyorum. 2008 yılında ölen 2. Sulh Ceza Mahkemesi Hâkimi S.Ç. bu konuda çok dertli idi. Sanığın dosya için aramasından bıktığını söylerdi. Aranan tüm hâkimler bu durumdan rahatsızdı. Ancak beyanda bulunacaklarını tahmin etmiyorum. Asliye Ceza Hâkimleri M.Ö.ve E.K. bu durumu dile getirmişlerdi. Sanığın kızı avukattır. Ancak beni aradığı dosyaların hiçbirinde kızı bir tarafın vekili değildi. Sanıkları tanıdığından bahisle arıyordu. Tanışıklığın nerden kaynaklandığını bilmiyorum. Fakat Muşlu olan N.T.’nin; Muş, Ağrı, Van gibi illerden epey bir çevresinin olduğu adliyede konuşuluyordu. Zaten ziyaretçisi de boldur. Hatta çevresinin genişliğinden midir ilk geldiğimde kendisine ‘çete’ lakabı takıldığını duymuştum. Ancak tam olarak bu lakaptan neyin kastedildiğini bilmiyorum’,
Tanık K.Ş.’nin; ‘2007 yılı Ağustos ayında Kartal Adliyesinde göreve başladım. Cumhuriyet savcısı S.I. ile beş ay aynı odada görev yaptık. S.I.’nın 2010/16622 soruşturma dosyası olduğunu sadece duydum. 2007 yılı Eylül ayında soruşturma numarasını hatırlayamadığım ancak olay tarihi itibarıyla jandarma bölgesinde gerçekleşen adam öldürme dosyası, nöbetçi olmam nedeniyle bana gelmişti. Dosyada delil toplamada sıkıntılar vardı. Tanıklar korktukları için beyanda bulunmak istemediklerinden jandarmanın yazılı talebi doğrultusunda gizlilik kararı talep edildi. Mahkeme de gizlilik kararı verdi. Soruşturma sürerken sanık dâhili hattan beni arayıp dosyadan bir iki isim söyleyerek bilgi istedi. Ben de gizlilik kararı olduğunu, bu yüzden bilgi veremeyeceğimi söyledim. bu görüşmenin yapıldığı sıralarda Cumhuriyet savcısı S.I. ile aynı odada oturuyorduk. Bu yüzden konuşma duyulmuştur. Daha sonra ben dosyayı muktezaya bağlayarak Kartal 1. Ağır Ceza Mahkemesine gönderdim. Mahkeme benim katılmadığım gerekçelerle iddianameyi iade etti. Bunun üzerine itiraz ettim. 2. Ağır Ceza Mahkemesi itirazı haklı bularak iade kararını kaldırdı ve dava açılmış oldu. 1. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı A.N.A. ile N.T.’nin aralarının çok iyi olduğu, 1. Ağır Ceza Mahkemesindeki bazı dosyalarda N.T.’nin kızı Avukat G.T.’nin vekâlet aldığı biliniyordu. N.T.’nin bazı dosyalar için Cumhuriyet savcılarından bilgi istediğini duyduğum için odasına gitmemiştim. Zaten ziyaretime de gelmemişti’,
Tanık Y.G.’nin; ‘Kartal Cumhuriyet savcısı olarak görev yaparım. 2009 yılı yaz aylarında bir gün sanık dâhili telefonla arayarak çay içmeye geleceğini söyledi. Biraz şaşırmıştım. Zira atandığımda bana hayırlı olsun ziyaretine gelmemişti. Herhangi bir diyaloğumuz da yoktu. Telefondan kısa bir süre sonra odama geldi. Biraz sohbet ettikten sonra bir dosyadan bahsetti ve hizmet nedeniyle görevi kötüye kullanma suçuna ilişkin dosyada, suçun oluşmadığı şeklinde hukuki beyanda bulundu, fakat bir talepte bulunmadı. Bu sırada Hâkim M.Ö. geldi. Kısa süre sonra sanık gitti. M.Ö. sanığın kızının dosyada sanık vekili olduğunu söyledi. Sanık başka bir dosya için aramadı’,
Tanık A.Ç.’nin; ‘Kartal 3. Ağır Ceza Mahkemesinin yedek duruşma savcısıyım. Duruşma sürecinde bu güne kadar sanığın bana bir tavassutu olmamıştı. Ancak yaklaşık üç dört yıl önce bir iki dosya için ricada bulunmuş ve elimdeki dosyaların taraflarını tanıdığını söylemişti. Beni bilirsiniz, benden talepte bulunmayın diyerek karşılık verdiğim için bir daha bu konuda talebi olmadı. Sanığın avukat olan kızının dosyaları için meslektaşları aradığı adliyede konuşuluyordu’,
Tanık A.G.’nin; ‘Kartal Cumhuriyet savcısı olarak görev yaparım. İki yıl önce fırıncılar arasında çalışma hürriyetini tahdit konulu bir dosya vardı. Şüpheliler oda ve dernek başkanı ve yardımcısı olmasına rağmen jandarma işi ağırdan alıyor, adres tespit edilemedi şeklinde tutanak geliyordu. Jandarma tarafından alınan ifadelerde adresler belli idi. Mağdurlardan şahısların bulunabilecekleri yerleri de tespit ettim. Şahısları getirtmek için yaklaşık bir yıl uğraştım. Jandarma Komutanını arayarak ikaz ettim. Bir gün çocuk mahkemesi hâkimi beni dâhili telefonla arayarak, aranan şahısların sanığın tanıdığı olduklarını ve ifade vermeye geleceklerini söyledi. Sanırım şahıslar bu sırada yanlarında idi. Çünkü kısa süre sonra geldiler. Kedilerine, sizi bir yıldır arıyorum, neden araya adam koyup geliyorsunuz, ne değişecek dedim. İfadelerini aldım ve daha sonra dava açtım. Savcı A.Ç.’den, bir soruşturma dosyasında sanığın kızının vekâlet verdiğini, komisyon başkanı ile sanığın gelip bu konuyu konuştuklarını duymuştum. Savcı A.B. sanığın kendisine ‘dosyada kızımın vekâleti var, gözünden kaçmasın, iyi bak’ şeklinde sözler söylediğini söylemişti’,
Tanık H.M.T.’nin; ‘Kartal Cumhuriyet savcısı olarak görev yaparım. Sanık dâhili hattan beni arayarak ‘sizin yürüttüğünüz bir soruşturmada müşteki benim ahbabım olur, çok mağdur olmuş, bir dinler misiniz’ dedi ve soruşturma numarasını söyledi. Ben de yasal gereği neyse yaparız dedim. Sanırım müşteki telefon konuşması sırasında yanında idi. Dosyayı çıkarıp incelerken odaya geldi ve beyanını aldık. N.T.’nin kızının şikayetçi vekili olarak vekâleti bulunduğunu, şikâyet konusunun inşaat yapımı ile ilgi ve ihtilaf bedelinin yaklaşık yirmi milyon lira olduğunu tespit ettim. Şikayetçinin iddiası, sözleşme gereği ortaklığın iki imza ile temsil edilmesi gerekirken sanıkların tek imza ile işlem yaparak sahtecilik ve dolandırıcılık suçlarını işlediğine dairdi. Delilleri topladıktan sonra ihtilafın hukuki nitelikte olduğu gerekçesiyle takipsizlik kararı verdim. Soruşturma devam ederken müştekiyi tekrar dinleme ihtiyacı doğdu. Ancak müştekiye ulaşamadık. Kâtip aracılığı ile sanığın avukat olan kızına ulaştık. Artık dosyayı takip etmeyeceğini söylemişti. Takipsizlik kararını dosyada istifası bulunmadığı için kendisine tebliğ ettik. Herhangi bir itiraz olmadı ve karar kesinleşti. N.T.’nin müşteki ile ahbaplığının nereden kaynaklandığını bilmiyorum. Bunun dışında beni herhangi bir dosya için aramadı. Ancak Cumhuriyet savcısı K.Ş., N.T.’nin kendisini aradığını, hatta görüşmeden sonra kızının dosyaya vekâlet sunduğunu söylemişti. Adliyede sanığın diğer meslektaşları da aradığı konuşulmaktadır’,
Tanık S.I.’nın; ‘Kartal Cumhuriyet savcısı olarak görev yapıyorum. TOKİ adını kullanarak E.D., S.B.l ve S.D. TOKİ’den izin aldıklarından bahisle kişi başı 4.000 TL ila 5.000 TL karşılığında aracılık yaptıkları gerekçesiyle yaklaşık yüzotuz kişiyi dolandırmışlardı. Mayıs ayında sanıkların bürolarına baskın yapılmıştı. Şüphelilerden Enver ve Selda yakalanmış ve tutuklanmıştı. S.B. ise kaçtığı için yakalama emri çıkartılmıştı. İki ay sonra şahıs Pamukova’da yakalandı ve sahte nüfus cüzdanı taşıma suçundan tutuklandı. Tahliye olduktan sonra ise bize getirtildi. İfadesini aldıktan sonra tutuklama talebiyle sulh ceza mahkemesine sevk ettim. Sulh Ceza Hâkimi M.M. sorgudan sonra şahsı serbest bıraktı. Hâlbuki ayrıntılı üç sayfalık talep yazısı yazmıştım. Ayrıca ilk yakalama ve yurt dışına çıkış yasağı kararını veren de aynı hakim olduğu için kendisi dosyaya vakıftı. Karara itiraz ettim. M.M. itirazı reddederek dosyayı asliye ceza mahkemesine gönderdi. Bu sırada sanığı mağdurlarla yüzleştiriyordum. Asliye Ceza Hâkimi İ.F.T. itirazımı haklı görerek yakalama kararı çıkarttı. UYAP sisteminde problem oluştu ve işlemler mesai saatine yetişmedi. Mesaiden sonra yakalama kararının infazı için dosya nöbetçi sulh ceza mahkemesine gönderildi. Hâkim A.A.U. yeniden savunma alıp şahsı serbest bıraktı. Bu işleme de itiraz ettim. 1. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı A.N.A. itirazımı reddetti. Birkaç gün sonra sanığın avukat olan kızı vekâlet sunmadan dosyayı incelemek istediğini, vekâlet alma durumunun olduğunu söyledi, ancak daha sonra vekâlet sunmadı. N.T. beni bu dosya veya başka bir dosya için aramadı. N.T. 2007 yılı yaz aylarında oda arkadaşım Cumhuriyet Savcısı K.Ş.’yi benim olduğum sırada, adam öldürme dosyası için aradı ve bilgi almak istedi. Ancak Savcı Bey bilgi veremeyeceğini söyledi. Masalarımız bitişik olduğu için konuşmaları net bir şekilde duydum. Bu dosyayı şüpheli müdafii olarak kızı takip etti. Savcı A.Ç. ve H.M.T.’yi de dosya için aradığını sonradan adliyede duydum. Genelde aradığı dosyaları daha sonra avukat olan kızı takip etmektedir. Sanığın özellikle savcıları ve ceza hâkimlerini dâhili hattan aradığı ve bu konuda bir hoşnutsuzluk olduğu konuşuluyordu’,
Şeklinde beyanda bulundukları anlaşılmaktadır.
Sanık aşamalarda yazılı ve sözlü olarak özetle;
‘Muşlu olduğum için, belediye başkanvekili, yeğeni olan sanığın kandırılmaya müsait bir kişiliğe sahip olduğunu, mağdurların varsa zararını karşılayacağını bildirince bunu davaya bakan hâkime söyledim. Diğer olayda, tanıdığım emekli bir hâkimin, yeğeninin davası ile ilgili olarak; belediye başkanı hakkında muhtelif suçlardan kamu davası açıldığını ve halen tutuklu olduğunu, şahsın kendisini asılsız olarak suçladığını, davanın sanığı yani yargıcın yeğeninin olayın faili olmadığını, kendisine komplo kurulduğunu anlatması ve kendisini iyi tanımam nedeniyle bu hususu davaya bakan yargıca intikal ettirdim. İki olayın sanıkları hakkında mahkûmiyet kararı verilmiştir. Yargı görevi yapanı etkilemem söz konusu değildir. Diğer olaylarda da hâkimleri etkileme kastıyla hareket etmedim. Birlikte çalıştığım hâkimler dinlendiklerinde kişiliğimi iyi tanıdıklarından, hiçbir zaman görülmekte olan davalarla ilgili kimseyi etkilemeye çalışmadığımı söyleyeceklerdir. Bu olaylarla ilgili bir yargıcın etkilenmesi düşünülemez. Zayıf kişilikteki bir insanın yargıçlık yapması mümkün değildir. Yıllarca yargıçlık yaptım. Kötü niyetli davranmış olsam, bu durum davalarına bakmış olduğum kişilere yansır, şikâyet konusu edilir ve soruşturma açılırdı. Bu nedenlerle suç işleme kastıyla hareket etmediğim ve yüklenen suçun unsurları oluşmadığından beraatıma; şayet mahkûmiyetime karar verilecekse ki suçsuzluğuma inanıyorum hakkımda hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesini istiyorum’ şeklinde savunmada bulunmuştur.
5237 sayılı Türk Ceza Kanunun ‘Yargı Görevi Yapanları Etkileme’ başlıklı 277. maddesinin suç ve hüküm tarihinde yürürlükte bulunan halinde;
‘Bir davanın taraflarından birinin veya bir kaçının veya sanıkların veya davaya katılanların, mağdurların leh veya aleyhinde, yargı görevi yapanlara emir veren veya baskı yapan veya nüfuz icra eden veya her ne suretle olursa olsun adı geçenleri hukuka aykırı olarak etkilemeye teşebbüs eden kimseye iki yıldan dört yıla kadar hapis cezası verilir. Teşebbüs iltimas derecesini geçmediği takdirde verilecek ceza altı aydan iki yıla kadardır’ hükmü yer almaktadır.
Tanımlanan suçun maddi öğesi, yargı görevi yapanları emir vermek, baskı yapmak, nüfuz icra etmek suretiyle veya her ne suretle olursa olsun hukuka aykırı olarak etkilemeye kalkışmaktır. 765 sayılı kanundaki düzenlemeden farklı olarak 5237 sayılı TCK’da bu suçta ‘yakınlık, düşmanlık veya yarar’ şeklinde saikler aranmamıştır. Ayrıca iltimas suretiyle etkileme, önceki düzenlemede suça vücut veren seçimlik hareketlerden biri iken, 5237 sayılı Kanunda, etkileme teşebbüsünün iltimas düzeyini aşmaması, bir başka deyimle iltimas suretiyle etkileme, suçun daha hafif cezayı gerektiren nitelikli bir hali olarak düzenlenmiştir.
Bu düzenleme ile yargı görevinin bağımsız ve tarafsız biçimde gerçekleştirilmesi ve adil yargılanma hakkının korunması amaçlanmış, suçun oluşması için, bir kamu davasının yargılaması sırasında, yargı görevini yapanlara emir verme veya baskı yapma veya nüfuz icra etme şeklindeki davranışların gerçekleşmesi ya da her ne suretle olursa olsun hukuka aykırı olarak etkilemeye teşebbüs edilmesi yeterli görülmüş, ayrıca ‘bir zarar meydana gelmesi’ ve ‘etkileme sonucunun doğması’ da aranmamıştır.
Somut olay bu açıklamalar ışığında değerlendirildiğinde;
Sanığın hakim olarak çalıştığı adliyede, bir kısmının taraflarının hemşehrisi, bir kısmının ise avukat olan kızının müvekkili olduğu dosyalarda hakim ve Cumhuriyet savcılarını arayarak, ya tutuklu sanıkların tahliye edilmesi ya da dosyalara iyi bakılması ve kızının vekaletnamesinin gözden kaçırılmaması yönünde telkinlerde bulunduğu, gerek tanık anlatımları gerekse sanığın kısmi ikrarı ile sabit olup, soruşturma ve kovuşturma aşamalarında değişmeyen, tutarlı ve samimi tanık anlatımlarına göre, sanığın meslektaş olmalarından kaynaklanan yakınlığı kullanarak birlikte çalıştığı hakim ve Cumhuriyet savcılarını hukuka aykırı olarak etkilemeye teşebbüs ettiği, ancak bu eylemleri karşılığında herhangi bir maddi menfaat temin etmediği anlaşıldığından, sanığın eylemi 5237 sayılı TCK’nın 277. maddesinin 6352 sayılı kanunun 90. maddesi ile değiştirilmeden önceki halindeki son cümlesi kapsamında yargı görevini yapanları etkileme suçunu oluşturmaktadır.
Özel Dairece de ‘sanığın eylemini menfaat veya kazanç amacıyla yaptığına ilişkin dosyada delil bulunmadığı, eylemin hatıra binaen ricada bulunmak anlamına gelen iltimas derecesini geçmediği’ gerekçesiyle sanık hakkında 5237 sayılı TCK’nın 277/1. maddesinin son cümlesi uyarınca mahkumiyet hükmü kurulmuştur.
Bu itibarla, sanığın suçun oluşmadığına yönelik temyiz itirazları yerinde olmadığından, Özel Daire mahkûmiyet kararının bu açıdan isabetli olduğu kabul edilmelidir.
Ancak, yargı görevi yapanı etkileme suçu Türk Ceza Kanunun 277. maddesinde;
‘Bir davanın taraflarından birinin veya bir kaçının veya sanıkların veya davaya katılanların, mağdurların leh veya aleyhinde, yargı görevi yapanlara emir veren veya baskı yapan veya nüfuz icra eden veya her ne suretle olursa olsun adı geçenleri hukuka aykırı olarak etkilemeye teşebbüs eden kimseye iki yıldan dört yıla kadar hapis cezası verilir. Teşebbüs iltimas derecesini geçmediği takdirde verilecek ceza altı aydan iki yıla kadardır’ şeklinde düzenlenmiş iken, hüküm tarihinden sonra 05.07.2012 gün ve 28344 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 6352 sayılı yasanın 90. maddesi ile;
1) Görülmekte olan bir davada veya yapılmakta olan bir soruşturmada, gerçeğin ortaya çıkmasını engellemek veya bir haksızlık oluşturmak amacıyla, davanın taraflarından birinin, şüpheli veya sanığın, katılanın veya mağdurun lehine veya aleyhine sonuç doğuracak bir karar vermesi veya bir işlem tesis etmesi ya da beyanda bulunması için, yargı görevi yapanı, bilirkişiyi veya tanığı hukuka aykırı olarak etkilemeye teşebbüs eden kişi, iki yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
2) Birinci fıkradaki suçu oluşturan fiilin başka bir suçu da oluşturması halinde, fikri içtima hükümlerine göre verilecek ceza yarısına kadar artırılır” şeklinde değiştirilmiştir.
Maddenin değişiklik gerekçesinde de; ‘Bu suçun oluşabilmesi için, failin belirli bir amaç doğrultusunda hareket etmesi gerekmektedir. Failin, söz konusu suçu oluşturan fiili, gerçeğin ortaya çıkmasını engellemek veya bir haksızlık oluşturmak amacıyla, yani görülmekte olan bir davanın taraflarından birinin ya da yapılmakta olan bir soruşturma veya kovuşturmada şüpheli veya sanığın ya da davaya katılanın veya mağdurun leh veya aleyhine sonuç doğuracak bir karar verilmesini veya işlem tesis edilmesini ya da gerçeğe aykırı mütalaa veya beyanda bulunulmasını sağlamak amacıyla işlemesi gerekmektedir’ açıklamasına yer verilmiştir.
01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı TCK’nın ‘zaman bakımından uygulama’ başlıklı 7. maddesi, aynı tarihte yürürlükten kalkmış olan 765 sayılı kanunun 2. maddesine benzer şekilde düzenlenmiş olup, her iki maddede de ceza hukuku kurallarının yürürlüğe girdikleri andan itibaren işlenen suçlara uygulanacağına ilişkin ‘ileriye etkili olma’ ilkesi ile bu ilkenin istisnasını oluşturan ‘fail lehine olan yasanın geçmişe etkili olması, geçmişe etkili uygulama’ veya ‘geçmişe yürürlük’ ilkesine yer verilmiştir.
Anılan ilke uyarınca, suç tarihinden sonra yürürlüğe giren ve fail lehine hükümler içeren kanun, hükümde ve infaz aşamasında dikkate alınmalıdır.
İnceleme konusu olayda, sanığın eylemine uyan suç tipinin önceki düzenlemeden farklı unsurlar içerecek biçimde suç ve hüküm tarihinden sonra yürürlüğe giren 6352 sayılı Kanunun 90. maddesi ile yeniden düzenlenmesi karşısında, suçun vasıflandırılması ve iddianamede tanımlanan eylemin, yeniden düzenlenen suçun unsurlarını taşıyıp taşımadığı, suç teşkil edip etmediği ya da hangi suçu ya da suçları oluşturabileceğinin Özel Dairece değerlendirilmesi gerekmektedir.
Öte yandan 5237 sayılı TCK’nın ‘Belli Hakları Kullanmaktan Yoksun Bırakılma’ başlıklı 53. maddesinin birinci fıkrasında;
1) Kişi, kasten işlemiş olduğu suçtan dolayı hapis cezasına mahkûmiyetin kanuni sonucu olarak;
a) Sürekli, süreli veya geçici bir kamu görevinin üstlenilmesinden; bu kapsamda, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliğinden veya Devlet, il, belediye, köy veya bunların denetim ve gözetimi altında bulunan kurum ve kuruluşlarca verilen, atamaya veya seçime tâbi bütün memuriyet ve hizmetlerde istihdam edilmekten,
b) Seçme ve seçilme ehliyetinden ve diğer siyasî hakları kullanmaktan,
c) Velayet hakkından; vesayet veya kayyımlığa ait bir hizmette bulunmaktan,
d) Vakıf, dernek, sendika, şirket, kooperatif ve siyasî parti tüzel kişiliklerinin yöneticisi veya denetçisi olmaktan,
e) Bir kamu kurumunun veya kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşunun iznine tâbi bir meslek veya sanatı, kendi sorumluluğu altında serbest meslek erbabı veya tacir olarak icra etmekten,
Yoksun bırakılır.
2) Kişi, işlemiş bulunduğu suç dolayısıyla mahkûm olduğu hapis cezasının infazı tamamlanıncaya kadar bu hakları kullanamaz…’ şeklindeki hüküm ile hak mahrumiyetleri ve kısıtlılıklar, güvenlik tedbiri olarak tek bir madde altında toplanmıştır.
Anılan maddenin ikinci fıkrası hükmünden de açıkça anlaşıldığı üzere, hak yoksunlukları kural olarak hapis cezasının infazı ile sınırlandırılmış, infaz tamamlanmakla herhangi bir yargısal karara gerek olmaksızın bu hak yoksunluklarının kendiliğinden ortadan kalkacağı öngörülmüştür. Maddenin üçüncü fıkrası uyarınca mahkûm olduğu hapis cezası ertelenen veya koşullu salıverilen hükümlü hakkında birinci fıkranın (c) bendinde yer alan kendi altsoyu üzerindeki velayet, vesayet ve kayyımlık yetkilerinin kullanılmasına ilişkin yasaklama hükmü uygulanamayacak, ayrıca cezası ertelenen hükümlü hakkında birinci fıkranın (e) bendindeki hak yoksunluğunun uygulanmamasına da karar verilebilecek, kısa süreli hapis cezası ertelenenler veya adli para cezasına çevrilenler ile suçu işlediği sırada onsekiz yaşını doldurmamış olan kişiler hakkında ise birinci fıkradaki hak yoksunluğuna hiçbir şekilde karar verilemeyecektir.
Aynı kanunun 50/5. maddesinin; ‘uygulamada asıl mahkumiyet, bu madde hükümlerine göre çevrilen adli para cezası veya tedbirdir’ şeklindeki hükmü göz önünde bulundurulduğunda, somut olayda adli para cezası ile mahkum olan hükümlü hakkında hak yoksunluklarına karar verilmesi yasaya aykırıdır.
Bu itibarla, Özel Daire kararının, hüküm tarihinden sonra yürürlüğe giren yasal düzenleme karşısında sanığın hukuksal durumunun yeniden değerlendirilmesi gerektiği ve adli para cezası ile cezalandırılan sanık hakkında ayrıca hak yoksunluklarına hükmedilemeyeceğinin gözetilmemesi isabetsizliğinden bozulmasına” karar verilmiştir.
Bozmaya uyarak yeniden yargılama yapan Yargıtay 4. Ceza Dairesince 21.03.2013 gün ve 1–3 sayı ile; sanığın eylemlerinin 5237 sayılı TCK’nun 6352 sayılı Kanunla değişik 277. maddesine göre de suç oluşturduğu kabul edilerek, 2005, 2008-2009 ve 2010 yıllarında gerçekleştirdiği eylemlerle ilgili olarak 5237 sayılı TCK’nın lehe olan değişiklikten önceki 277, 62, 50 ve 52/4 maddeleri uyarınca 3 kez 3.000 lira adli para, 2009-2010 yıllarında gerçekleştirdiği eylemle ilgili olarak ise aynı kanunun lehe olan değişiklikten önceki 277, 43/1, 62, 50 ve 52/4. maddeleri uyarınca 3.740 adli para cezası ile cezalandırılmasına ve taksitlendirmeye, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yer olmadığına karar verilmiştir.
Bu hükmün de sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının; “2005 yılı Nisan ayında gerçekleştirilmiş olan eylem yönüyle dava zamanaşımının dolduğundan bahisle düşme, diğer üç eylem yönüyle kurulan hükümler yönünden ise onama” istekli 23.05.2013 gün ve 386425 sayılı tebliğnamesi ile Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.
Sanığın yargı görevi yapanları etkileme suçundan mahkûmiyetine karar verilen somut olayda, Yargıtay Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlıklar; suç tarihi 2005 yılı Nisan ayı olan eylem yönüyle dava zamanaşımının gerçekleşip gerçekleşmediği ve sanığın 5237 sayılı TCK’nın 05.07.2012 günlü Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 6352 sayılı Kanun ile değişik 277. maddesinin değişiklikten önceki haline göre yargı görevi yapanı etkileme suçunu oluşturan 2008-2009, 2009-2010 ve 2010 yıllarında gerçekleştirdiği diğer üç eyleminin, maddenin değişiklikten sonraki haline göre de yargı görevi yapanı etkileme suçunu oluşturup oluşturmadığının belirlenmesine ilişkindir.
Suç tarihi 2005 yılı Nisan ayı olan eylem yönüyle dava zamanaşımının gerçekleşip gerçekleşmediği:
Dava zamanaşımı yönünden sanık hakkında lehe olduğunda şüphe bulunmayan ve suç tarihinde yürürlükte bulunan 765 sayılı TCK’nın 102. maddesinde, kanunlarda aksine bir hüküm bulunmadıkça kamu davasının maddede yazılı sürelerin geçmesiyle ortadan kalkacağı düzenlenmiş, maddenin dördüncü fıkrasında da beş seneden fazla olmamak üzere hapis ya da para cezalarını gerektiren suçlarda bu sürenin beş sene olacağı hüküm altına alınmıştır.
Zamanaşımını kesen sebepler ise aynı kanunun 104. maddesinde sayılmış olup, kesen bir nedenin bulunması halinde zamanaşımı, kesilme gününden itibaren yeniden işlemeye başlayacak ve zamanaşımı, ilgili suça ilişkin olarak kanunda belirlenen sürenin en fazla yarısına kadar uzayacaktır.
Ceza Genel Kurulunun 15.01.2013 gün ve 524-5 sayılı kararında da açıkça vurgulandığı üzere, yargılama yapılmasına engel olup davayı düşüren hallerden biri olan dava zamanaşımının yargılama sırasında gerçekleşmesi durumunda, yerel mahkeme ya da Yargıtay, re’sen zamanaşımı kuralını uygulayarak kamu davasının düşmesine karar verecektir.
Bu bilgiler ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;
Sanığa yüklenen yargı görevini yapanı etkileme suçu, suç tarihinde yürürlükte bulunan 765 sayılı TCK’nın 232. maddesinin birinci fıkrasında; “Görülmekte olan bir davanın tarafeyninden biri hakkında sahabet veya garaz ve menfaata müsteniden hakimlere emir ve tahakküm veya nüfuz veya iltimas eden kimse birinci ve ikinci surette iki seneden ve üçüncü takdirde altı aydan az olmamak üzere hapis olunur. Fail memur ise başkaca müebbeden veya muvakkaten memuriyetten mahrumiyet cezasiylede cezalandırılır” şeklinde düzenlenmiş olup, anılan kanunun 15. maddesinin “Hapis cezası yedi günden yirmi seneye kadardır. Kanunda açıklanmıyan yerlerde yukarı haddi beş senedir” biçiminde hüküm altına alınmış olan birinci fıkrası da göz önünde bulundurulduğunda, somut olayda yargı görevi yapanı etkileme fiili iltimas derecesinde kalan sanığın eylemi için altı aydan beş yıla kadar hapis cezası öngörülmüştür.
Suç niteliği yönünden aleyhe temyizin bulunmadığı, daha ağır başka bir suçu oluşturma ihtimali bulunmayan somut olayda, öngörülen ceza miktarı göz önüne alındığında suç 765 sayılı TCK’nın 102/4 ve 104/2. maddelerinde öngörülen 5 yıllık asli, 7 yıl 6 aylık kesintili dava zamanaşımına tâbi olup, 01.04.2005 tarihinde gerçekleştirildiği kabul edilen eylemle ilgili olarak 765 sayılı TCK’nın 102/4 ve 104/2. maddelerinde öngörülen 7 yıl 6 aylık dava zamanaşımının Özel Daire kararından önce 01.10.2012 tarihinde dolduğu anlaşılmaktadır.
Bu itibarla, Özel Daire kararının 2005 yılı Nisan ayında işlenen eylem yönünden, dava zamanaşımının gerçekleştiğinin gözetilmemesi isabetsizliğinden bozulmasına, yeniden yargılama yapılmasını gerektirmeyen bu konuda, 1412 sayılı CMUK’un 5320 sayılı Kanunun 8. maddesi uyarınca halen yürürlükte bulunan 322. maddesi uyarınca karar verilmesi mümkün olduğundan, 2005 yılı Nisan ayında gerçekleştirilmiş olan eylem yönüyle kamu davasının 765 sayılı TCK’nın 102/4, 104/2 ve 5271 sayılı CMK’nun 223. maddeleri uyarınca düşmesine karar verilmelidir.
Sanığın 5237 sayılı TCK’nın 05.07.2012 günlü Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 6352 sayılı Kanun ile değişik 277. maddesinin değişiklikten önceki haline göre yargı görevi yapanı etkileme suçunu oluşturan 2008-2009, 2009-2010 ve 2010 yıllarında gerçekleştirdiği diğer üç eyleminin, maddenin değişiklikten sonraki haline göre de yargı görevi yapanı etkileme suçunu oluşturup oluşturmadığının belirlenmesine gelince:
İncelenen dosya kapsamından;
Suç tarihleri itibariyle Kartal 3. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı olarak görev yapan sanığın, Kartal 6. Asliye Ceza Mahkemesinin taksirle ölüme sebebiyet verme suçuna ilişkin 2009/1071 esas sayılı dosyasında, tutuklu bulunan sanık F.Ö. için mahkeme hâkimi İbrahim F.T.’yi telefonla arayıp, sanığın uzun süre tutuklu kaldığını ve iyi birisi olduğunu söyleyerek, mağdur edilmemesini ve durumuna bakılmasını talep ettiği, aynı mahkemenin 2007/884 esas sayılı dosyasında, hırsızlık suçundan tutuklu bulunan sanık M.A.B. için mahkeme hakimi M.Ö.’yü telefonla arayıp, sanığın tutuklu olduğunu ve suçun oluşmayabileceğini söyleyerek, durumuna daha iyi bakmasını istediği, aynı dosya ile ilgili olarak duruşma savcısı olan Y.G.’nin odasına giderek, duruşmasına çıktığı dosyada yapılan yargılama için suçun oluşmayacağı şeklinde görüş açıklamasında bulunarak, yargılama sürecine etki etmeye çalıştığı, Kartal 2. Asliye Ceza Mahkemesinin 2008/855 esas sayılı dosyasında ise azmettirici konumunda bulunan sanık H.Ç. için mahkeme hakimi E.K.’ya sanığın aslında mağdur olup, komplo ile karşı karşıya kaldığını söyleyip, sanığın durumuyla ilgilenmesini talep ettiği anlaşılmaktadır.
5237 sayılı TCK’nın “Yargı görevi yapanı etkileme” başlıklı 277. maddesi;
“Bir davanın taraflarından birinin veya bir kaçının veya sanıkların veya davaya katılanların, mağdurların leh veya aleyhinde, yargı görevi yapanlara emir veren veya baskı yapan veya nüfuz icra eden veya her ne suretle olursa olsun adı geçenleri hukuka aykırı olarak etkilemeye teşebbüs eden kimseye iki yıldan dört yıla kadar hapis cezası verilir. Teşebbüs iltimas derecesini geçmediği takdirde verilecek ceza altı aydan iki yıla kadardır” şeklinde düzenlenmiş iken, 05.07.2012 gün ve 28344 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 6352 sayılı Kanunun 90. maddesiyle madde başlığıyla birlikte,
Yargı görevi yapanı, bilirkişiyi veya tanığı etkilemeye teşebbüs
1) Görülmekte olan bir davada veya yapılmakta olan bir soruşturmada, gerçeğin ortaya çıkmasını engellemek veya bir haksızlık oluşturmak amacıyla, davanın taraflarından birinin, şüpheli veya sanığın, katılanın veya mağdurun lehine veya aleyhine sonuç doğuracak bir karar vermesi veya bir işlem tesis etmesi ya da beyanda bulunması için, yargı görevi yapanı, bilirkişiyi veya tanığı hukuka aykırı olarak etkilemeye teşebbüs eden kişi, iki yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
2) Birinci fıkradaki suçu oluşturan fiilin başka bir suçu da oluşturması halinde, fikri içtima hükümlerine göre verilecek ceza yarısına kadar artırılır
biçiminde değiştirilmiştir.
Öncelikle maddenin ilk halinde suçun işlenebilmesi için görülmekte olan bir davanın bulunması zorunlu, diğer bir ifadeyle sadece kovuşturma aşaması itibariyle suçun işlenmesi mümkün iken, değişiklikten sonra kapsam genişletilerek yapılmakta olan herhangi soruşturma da maddenin uygulanma alanına dahil edilmiştir. Ayrıca maddenin ilk halinde teşebbüsün, iltimas derecesini, diğer bir ifadeyle hatıra binaen ricada bulunmayı geçmemesi daha az cezayı gerektiren nitelikli bir hal olarak düzenlenmiş iken, yapılan değişiklikle daha az cezayı gerektiren bu hal madde metninden çıkarılmak suretiyle, yargı görevi yapanı, bilirkişiyi veya tanığı etkilemeye teşebbüs eyleminin iltimas derecesini geçmemesi halinin dahi iki ila dört yıl arasında hapis cezasıyla cezalandırılması gerektiği hüküm altına alınmıştır.
Davaların ve ceza soruşturmasının doğruluk, dürüstlük ve gerçeğe ulaşma ilkelerine uygun olarak görülüp yapılmasında ve bu suretle adaletin gerçekleşmesinde bütün tarafların, şüphelinin ve nihayetinde toplumu oluşturan her bireyin yararı bulunmaktadır. Bu nedenle, adil yargılanma hakkını ihlâl eden, yargılamanın veya soruşturmanın doğruluk, dürüstlük ve gerçeğe ulaşma ilkelerine uygun olarak yerine getirilmesi yönündeki toplumsal beklentiyi zedeleyen tutum ve davranışlar kanun koyucu tarafından yaptırıma bağlanmıştır.
Maddede tanımlanan suçun konusunu herhangi bir adli uyuşmazlık oluşturmaktadır. Bu uyuşmazlık, özel hukuk hükümlerine göre açılmış olan bir davaya ya da idare veya vergi mahkemesinde açılmış olan bir davaya konu olabileceği gibi ceza soruşturması veya kovuşturmasına konu olan bir suç olgusuna ilişkin uyuşmazlık da olabilecektir. Önemli olan uyuşmazlığın, herhangi bir davaya ya da soruşturma veya kovuşturmaya konu edilmiş olmasıdır.
Yargı görevi yapanı, bilirkişiyi veya tanığı etkilemeye teşebbüs suçunun işlenebilmesi için, yargı görevi yapanlar ile bilirkişi veya tanıkla doğrudan bir ilişki kurulması zorunlu olup, bu ilişkiyle beraber belirli bir yönde karar vermesi veya işlem tesis etmesi hususunda yargı görevi yapandan, gerçeğe aykırı mütalâa veya beyanda bulunması hususunda bilirkişiden veya tanıktan talepte bulunulması gerekmektedir.
Kamu hukuku veya özel hukuk ayırımı yapılmaksızın, her türlü uyuşmazlıkla ilgili olarak görülmekte olan davada veya yapılmakta olan soruşturmada, davanın taraflarından birinin, şüpheli veya sanığın, katılanın veya mağdurun lehine veya aleyhine sonuç doğuracak bir karar vermesi veya işlem tesis etmesi ya da gerçeğe aykırı mütalâa veya beyanda bulunması için, yargı görevi yapanı, bilirkişiyi veya tanığı hukuka aykırı olarak etkilemeye teşebbüs edilmesi suretiyle suçun işlenmesi mümkündür.
Suçun tanımında “hukuka aykırı olarak etkilemeye teşebbüs” unsuruna yer verildiğinden, suçun oluşabilmesi için, yargı görevi yapanı, bilirkişiyi veya tanığı etkileme girişiminin hukuka aykırı olması gerekmektedir.
Yargı görevi yapanı, bilirkişiyi veya tanığı hukuka aykırı olarak etkileme teşebbüsünde bulunulmasıyla suç tamamlanmış olup, suçun oluşabilmesi için, yargı görevi yapanın, bilirkişinin veya tanığın hukuka aykırı olarak kendisine iletilen talebi yerine getirerek herhangi bir karar vermesi veya işlem tesis etmesi ya da gerçeğe aykırı mütalâada veya beyanda bulunması gerekmemektedir.
Tanımlanan suçun maddi unsurları arasında yer alan hareket (fiil) unsuru, yargı görevi yapanı, bilirkişiyi veya tanığı davanın taraflarından birinin, şüpheli veya sanığın, katılanın veya mağdurun lehine veya aleyhine sonuç doğuracak bir karar vermesi veya bir işlem tesis etmesi ya da beyanda bulunması için hukuka aykırı olarak etkilemeye kalkışmaktır.
Bu suçun oluşabilmesi için, kasten hareket edilmesi yetmemekte bunun yanında failin belirli bir amaç doğrultusunda hareket etmesi, diğer bir ifadeyle suçu oluşturan fiili, gerçeğin ortaya çıkmasını engellemek veya bir haksızlık oluşturmak özel saikleri ile gerçekleştirmesi gerekmektedir. Nitekim bu hususa ilişkin madde gerekçesinde; “Bu suçun oluşabilmesi için, failin belirli bir amaç doğrultusunda hareket etmesi gerekmektedir. Failin, söz konusu suçu oluşturan fiili, gerçeğin ortaya çıkmasını engellemek veya bir haksızlık oluşturmak amacıyla, yani görülmekte olan bir davanın taraflarından birinin ya da yapılmakta olan bir soruşturma veya kovuşturmada şüpheli veya sanığın ya da davaya katılanın veya mağdurun leh veya aleyhine sonuç doğuracak bir karar verilmesini veya işlem tesis edilmesini ya da gerçeğe aykırı mütalaa veya beyanda bulunulmasını sağlamak amacıyla işlemesi gerekmektedir” açıklamasına yer verilmiştir.
Bu bilgiler ışığında somut olay değerlendirildiğinde;
Sanığın mahkeme başkanı olarak çalıştığı adliyede, tarafların bir kısmının hemşehrisi, bir kısmının ise avukat olan kızının müvekkili olduğu dosyalarda hakim ve Cumhuriyet savcılarını arayarak, ya iyi kişiler olduğunu belirttiği tutuklu sanıkların tahliye edilmesi ya dosyalara iyi bakılması ya da eylemlerin suç oluşturmayacağı ve kızının vekaletnamesinin gözden kaçırılmaması yönünde telkinlerde bulunduğu sabit olup, sanığın meslektaş olmalarından kaynaklanan yakınlığı ve sahip olduğu ağır ceza mahkemesi başkanlığı ünvanını kullanarak birlikte çalıştığı hakim ve Cumhuriyet savcılarını, görülmekte olan davalarda müşteki veya mağdurlar yönüyle haksızlık oluşturacak şekilde, sanıklar lehine karar vermeleri ve görüş açıklamaları yönünde hukuka aykırı olarak etkilemeye teşebbüs ettiği, ancak bu eylemleri karşılığında herhangi bir maddi menfaat temin etmediği anlaşıldığından, sanığın 2008-2009, 2009-2010 ve 2010 yıllarında gerçekleştirdiği eylemleri 5237 sayılı TCK’nın 277. maddesinin 6352 sayılı Kanunun 90. maddesi ile değişiklikten sonraki haline göre de yargı görevini yapanları etkileme suçunu oluşturmaktadır.
Anılan kanunun 277. maddesinin 6352 sayılı Kanunun 90. maddesi ile değişiklikten önceki halinde, eylemin hatıra binaen ricada bulunmak anlamına gelen iltimas derecesini geçmemesinin daha az cezayı gerektiren nitelikli bir hal olarak düzenlenmiş olması nedeniyle sanık lehine olup, Özel Dairece maddenin değişiklikten önceki son cümlesi uyarınca mahkumiyet hükmü kurulması usul ve kanuna uygundur.
Bu itibarla, sanığın 2008-2009, 2009-2010 ve 2010 yıllarında gerçekleştirdiği eylemler nedeniyle cezalandırılmasına ilişkin Özel Daire kararı isabetli olup, sanık müdafiinin temyiz itirazlarının reddiyle, Özel Daire mahkumiyet hükmünün, sanığın 2008-2009, 2009-2010 ve 2010 yıllarında gerçekleştirdiği eylemler yönüyle onanmasına karar verilmelidir.
Çoğunluk görüşüne katılmayan bir Genel Kurul Üyesi; “sanığın 2008-2009, 2009-2010 ve 2010 yıllarında gerçekleştirdiği eylemlerinin 5237 sayılı TCK’nun 277. maddesinin 6352 sayılı Kanunun 90. maddesi ile değişiklikten sonraki haline göre yargı görevini yapanları etkileme suçunu oluşturmadığından bahisle, Özel Daire kararının bozulması gerektiği” düşüncesiyle karşı oy kullanmıştır.
Diğer taraftan, yargılama süreci boyunca maddi gerçeğe ulaşma ve adaleti sağlama yolunda çaba harcayan, sanığı birebir gözlemleyen Özel Dairece, 5271 sayılı CMK’nın 231. maddesi uyarınca, sanığın kişilik özellikleri ve duruşmadaki tutum ve davranışları gözönünde bulundurularak, yeniden suç işlemeyeceği hususunda olumlu kanaate ulaşılmayarak hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yer olmadığına karar verilmiş olması, dosya kapsamına uygun ve yerindedir.
SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
1- Yargıtay 4. Ceza Dairesinin 21.03.2013 gün ve 1-3 sayılı kararının,
A- 2005 yılı Nisan ayında gerçekleştirilmiş olan eylemle ilgili olarak, dava zamanaşımının gerçekleştiğinin gözetilmemesi isabetsizliğinden BOZULMASINA,
Ancak bu husus yeniden yargılama yapılmasını gerektirmediğinden, 1412 sayılı CMUK’un 5320 sayılı Kanunun 8. maddesi uyarınca halen yürürlükte bulunan 322. maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak, 2005 yılı Nisan ayında gerçekleştirilmiş olan eylem yönüyle sanık hakkındaki kamu davasının, 765 sayılı TCK’nun 102/4, 104/2 ve 5271 sayılı CMK’nın 223/8. maddeleri uyarınca DÜŞMESİNE,
B- 2008-2009, 2009-2010 ve 2010 yıllarında gerçekleştirilmiş olan diğer üç eylemle ilgili olarak ONANMASINA,
2- Dosyanın, Yargıtay 4. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 17.06.2014 günü yapılan müzakerede 2005 yılı Nisan ayında gerçekleştirilmiş olan eylemle ilgili olarak dava zamanaşımının gerçekleşip gerçekleşmediğine ilişkin uyuşmazlık konusu yönüyle oybirliğiyle, 2008-2009, 2009-2010 ve 2010 yıllarında gerçekleştirilmiş olan eylemlerin suç oluşturup oluşturmadığına ilişkin uyuşmazlık konusu yönüyle ise oyçokluğuyla karar verildi.

Bu içtihat yardımcı oldu mu?

Aynı Dairenin Başka İçtihatları