1. Anasayfa
  2. Yargıtay
  3. Hukuk Genel Kurulu
  4. BANKANIN KISITLI KİŞİYE KREDİ VERMESİ – BORÇSUZLUĞUN TESPİTİ – SENETLERİN TAZMİNİ

BANKANIN KISITLI KİŞİYE KREDİ VERMESİ – BORÇSUZLUĞUN TESPİTİ – SENETLERİN TAZMİNİ

Yazdırılabilir versiyonu indir
Özet: Kural olarak TMK’nın 15. maddesi hükmü gereği, ayırt etme gücü bulunmayan kimsenin fiilleri hukuki bir sonuç doğurmayacağından, kısıtlı A.S.S.’nin 26.07.2010 ve 07.09.2010 tarihlerinde imzaladığı iki ayrı tüketici kredi sözleşmesi geçersiz olup, hukuki bir sonuç doğurmaz.
T.C.
Yargıtay
Hukuk Genel Kurulu
E: 2013/749 K: 2014/551 K.T.: 30.04.2013
Taraflar arasındaki “kredi sözleşmesinin iptali ve borçsuzluğun tespiti” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Konya Tüketici Mahkemesi’nce davanın reddine dair verilen 28.02.2012 gün ve 2010/438 E.-2012/118 K. sayılı kararın incelenmesi davacı vekilince istenilmesi üzerine, Yargıtay 13. Hukuk Dairesi’nin 09.10.2012 gün ve 2012/15658 E-2012/22340 K. sayılı ilamıyla;
(… Davacı, oğlunun akıl sağlığının yerinde olmadığını ve Sulh Hukuk Mahkemesi kararı ile vesayet altına alındığını ve oğlunu vasi atadığını oğlunun davalı bankadan farklı iki tarihte bireysel tüketici kredisi çektiğini ancak oğlunun ehliyetsiz olması nedeniyle imzaladığı sözleşmelerden dolayı sorumlu olamayacağını beyanla, kredi sözleşmeleri ile geri ödeme planlarının iptalini istemiştir.
Davalı, davanın reddini dilemiştir.
Mahkemece, davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacı tarafından temyiz edilmiştir.
Dava bireysel tüketici kredi sözleşmesi ve geri ödeme planlarının iptali talebine ilişkindir. Davacı, oğlunun davalı bankadan iki adet kredi sözleşmesi ile kredi çektiğini ancak ‘mental retardasyon’ hastası olması nedeniyle ehliyetinin olmadığını ve imzaladığı sözleşmelerden sorumlu olamayacağından bahisle sözleşmenin ve geri ödeme planlarının iptalini istemiş, davalı ise krediyi çeken şahsın normal göründüğünü ve vesayet altında olduğuna yada hastalığına dair bankaya herhangi bir bilgi verilmediğini savunarak davanın reddini dilemiştir. Mahkemece, krediyi alan vesayet altındaki A.S.’nin mental retardasyon hastası olup olmadığı, sağlık durumu, ehliyete haiz olup olmadığı gibi hususların açıklığa kavuşturulması için Yargıtay ve taraf denetimine elverişli, konusunda uzman bilirkişilerden rapor alınarak hasıl olacak sonuca göre hüküm kurulması gerekirken yazılı şekilde eksik inceleme ile karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir …)
gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Dava, kredi sözleşmelerinin iptali ve bu sözleşmeler nedeniyle borçsuzluğun tespiti istemine ilişkindir.
Mahkemenin, davanın reddine dair verdiği karar davacı vekilinin temyizi üzerine, Özel Daire’ce yukarıda yazılı gerekçeyle bozulmuş; yerel mahkemece, önceki kararda direnilmiştir. Hükmü davacı vekili temyiz etmiştir.
Hukuk Genel Kurulu’nda işin esasına geçilmeden önce davacı hakkında verilen kısıtlılık kararının ilan edilip edilmediğinin tespiti bakımından, vesayet dosyasının getirtilmesi için geri çevirme yapılıp yapılmayacağı tartışmaya açılmış; yapılan görüşmeler sonucunda dosya kapsamına göre, geri çevrilmeye gerek olmadığına 16.04.2014 gününde yapılan ikinci görüşmede oyçokluğuyla karar verilerek, işin esasının incelenmesine geçilmiştir.
İşin esasına gelince;
Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; ehliyetsizlik iddiası konusunda yeniden bilirkişi raporu alınması gerekip gerekmediği, noktasında toplanmaktadır.
Bu konuda, öncelikle medeni hakları kullanma ehliyeti konusunda bir açıklama yapılmasında yarar vardır.
Davranışlarının, eylem ve işlemlerinin sebep ve sonuçlarını anlayabilme, değerlendirebilme ve ayırt edebilme kudreti (gücü) bulunmayan bir kimsenin kendi iradesi ile hak elde edebilme, borç (yükümlülük) altına girebilme ehliyetinden söz edilemez.
Nitekim, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu (TMK)’nun “Fiil ehliyetine sahip olan kimse, kendi fiilleriyle hak edinebilir ve borç altına girebilir” biçimindeki 9.maddesi hükmüyle hak elde edebilmeyi, borç (yükümlülük) altına girebilmeyi, fiil ehliyetine bağlamış; 10. maddesinde de, fiil ehliyetinin başlıca koşulu olarak ayırt etme gücü ile ergin (reşit) olmayı kabul ederek “Ayırt etme gücüne sahip ve kısıtlı olmayan her ergin kişinin fiil ehliyeti vardır.” hükmünü getirmiştir.
“Ayırt etme gücü” aynı Kanunun 13.maddesinde “Yaşının küçüklüğü yüzünden veya akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk ya da bunlara benzer sebeplerden biriyle akla uygun biçimde davranma yeteneğinden yoksun olmayan herkes, bu Kanuna göre ayırt etme gücüne sahiptir.” denmek suretiyle açıklanmış, ayrıca ayırt etme gücünü ortadan kaldıran önemli nedenlerden bazılarına değinilmiştir. Önemlerinden dolayı bu ilkeler, söz konusu Kanun ile diğer Kanunların çeşitli hükümlerinde de yer almışlardır (HGK’nın 18.07.2007 gün ve E:2007/1-583, K:2007/556; 17.02.2010 gün ve E:2010/19-97, K:2010/83; 16.01.2013 gün ve E:2012/3-655, K:2013/63 sayılı ilamları).
Bunun yanında, TMK’nın 14. maddesi ayırt etme gücü bulunmayanların, küçüklerin ve kısıtlıların fiil ehliyetinin bulunmadığını belirttikten sonra aynı Kanunun 15.maddesinde de kanunda gösterilen ayrık durumlar saklı kalmak üzere, ayırt etme gücü bulunmayan kimsenin fiillerinin hukuki sonuç doğurmayacağı açıklığa kavuşturulmuştur.
Yasanın belirtilen düzenleme sistemine göre, temyiz kudretine sahip olmayan kimsenin yaptığı işlemlerin, hiçbir hukuki hüküm ifade etmeyeceği, dolayısıyla butlan ile malul bulunduğu söylenebilir. Gerek doktrinde gerekse uygulamada benimsenen görüş de bu doğrultudadır. Bu düzenleme ve kabul tarzının, mutlak ehliyetsizlik hali olarak da nitelendirilebilen, temyiz kudreti yoksunu (ayırt etme gücü bulunmayan) kişiyi korumaya yönelik olduğu muhakkaktır. Böyle bir korumanın gerekliliği de tartışılamaz.
Nitekim konuyla ilgili 28.07.1941 tarih ve 4/21 sayılı Yargıtay İçtihatları Birleştirme Kararının sonuç bölümünde “…temyiz kudretinden mahrum olduğu kat’iyyetle tahakkuk etmesi halinde tasarruf, MK’nın 15.maddesi hükmünce batıldır. Mümeyyiz olmayan bir kimse ile hukuki muamelede bulunan diğer akidin bunu bilmeyerek iyi niyetle hareket etmiş olması, zikri geçen 15. maddenin mutlak ve kat’i sarahati karşısında, öyle bir kimsenin tasarrufu üzerine hukuki hükmün terettüp etmesi için kafi değildir.
Kanun o gibi temyiz kudretinden mahrum kimselerin esasen hüküm ifade etmeyen tasarrufları hususunda o tasarruftan dolayı hak iddia edenlerin iyi niyetini himaye etmemektedir. Elverir ki, o tasarrufun hüküm ifade etmesi için lüzumlu olan temyiz kudreti derecesinin tasarruf zamanında mevcut olmadığı kat’iyyetle sübut bulsun. Bu takdirde kasırın hali, hüsnüniyetten ziyade himayeye layık görülür. Medeni Kanunumuzun metin ve ruhundan başka türlü bir netice çıkarılmasına imkan yoktur…” denilmek suretiyle yukarıda sözü edilen görüşler dile getirilmiş, hatta ehliyetsizle hukuki muameleye taraf olan kişinin iyiniyetine değer verilemeyeceği hüküm altına alınmıştır.
Butlanla malul akit, akdin bütün tarafları bakımından hükümsüzdür. Hükümsüzlüğün ehliyetsiz tarafından ileri sürülebilmesi ne denli doğru ise, akdin karşı tarafınca da ileri sürülebilir olması gerekir.
Nitekim Von Tuhr, “…Kanun vazıı hukuki muamelelere ve diğer hukuki fiillere hukuki hükümler tanımıştır; kanun vazıı her hak sahibinin hukuki vaziyetini menfaat ve arzularına uydurabilmesini haklı sayar. Bu salahiyet -kendisini bir zarardan korumak hususunda- bu muameleleri yapan kimsenin menfaatleri için olduğu kadar, kendisiyle münasebetlere girişen üçüncü şahısların menfaati için de asgari bir temyiz kudretine lüzum gösterir. Bununla beraber, kanun temyiz kudretine müstenit bir iradeyi bazan hukuki muamelenin sıhhati için lüzumlu ve bazan da lüzumsuz sayamaz; işlerin emniyet ve selameti bundan zarar görür.
“… Tamamıyla ehliyetsiz bir kimsenin bütün hukuki muameleleri faydalı olsun veya olmasın batıldır; ehliyetsiz kimse bilahare medeni hakların kullanılması salahiyetini iktisap etse bile bu muamelelerin butlanı devam eder. Kanuni mümessilin muvafakatı da hükümsüzdür…” (Andreas von Tuhr:Borçlar Hukukununun Umumi Kısmı, Cilt:1-2, Cevat Edege Çevirisi, Ankara 1983, s.202-205) ifadeleriyle bu görüşü doğrulamaktadır (HGK’nın 27.11.2002 gün ve E:2002/1-877, K:2002/1029; 16.01.2013 gün ve E:2012/3-655, K:2013/63 sayılı ilamları).
Ne varki, mümeyyiz olmayan (ayırtım gücünden yoksun) kişinin, muamelenin hükümsüzlüğünü ileri sürmesi, objektif iyiniyet (dürüstlük) kurallarına aykırı olduğu takdirde dinlenmeyeceği aşikardır. Zira, bu durum bir hakkın suistimali durumuna girer ve kanuni himayeden mahrum olur (09.03.1955 tarih ve 22/2 sayılı Yargıtay İçtihatları Birleştirme Kararı).
Yukarıda yapılan açıklamalar da göstermektedir ki, temyiz gücünden yoksun kişinin fiilleri ve bu arada tasarrufu kural olarak-kanunda gösterilen istisnalar hariç olmak üzere-butlan ile maluldür.
Şu halde, kural olarak butlan, ilgili olan herkes tarafından her zaman (bir süre sınırlaması olmaksızın) ileri sürülebilir. Zira, bu hukuki durum, taraflarca ileri sürülmesi gereken bir def’i olmayıp, itiraz niteliğindedir. Bu nedenle, yargılama sırasında taraflarca ileri sürülmese bile, hakim bu durumu kendiliğinden göz önüne almak zorundadır.
İşlemin hükümsüzlüğünün ileri sürülmesi, somut olay bakımından dürüstlük kuralına aykırı olmamalıdır. Zira, hükümsüzlüğün ileri sürülmesi, dürüstlük kuralına aykırı ve bu bağlamda hakkın kötüye kullanılması niteliğinde ise, dikkate alınmaz (HGK’nın 16.01.2013 gün ve E:2012/3-655, K:2013/63 sayılı ilamı).
Bu kapsamda, TMK’nın 452/2. maddesinde ise; “Vesayet altındaki kişinin fiil ehliyetini haiz olduğu hususunda diğer tarafı yanıltmış olması halinde, onun bu yüzden uğradığı zarardan sorumlu olacağı” öngörülmüştür.
Öte yandan, mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu (818 sayılı BK)’nun 98/2.maddesi (6098 sayılı TBK m.114/2) yollaması ile akde aykırılık hallerinde de uygulaması mümkün olan 818 sayılı BK’nın 54/1.maddesi (6098 sayılı TBK m.65); “Hakkaniyet iktiza ediyorsa hakim, temyiz kudretini haiz olmayan kimseyi ika ettiği zararın tamamen yahut kısmen tazminine mahkum eder” hükmü uyarınca, hakkaniyet elverdiği takdirde tam ehliyetsiz olan kişi, diğer tarafın batıl hukuki işleminin hüküm ifade ettiğine güveni nedeni ile doğan zarardan sorumludur.
Nihayet, 818 sayılı BK’nın 61-66. maddeleri arasında (6098 sayılı TBK m.77-82) düzenlenen sebepsiz zenginleşme hükümlerine göre, vesayet altındaki kişinin karşı tarafın aleyhine olacak şekilde kendi mal varlığında meydana gelen sebepsiz zenginleşme oranında sorumlu olacağı kuşkusuzdur.
Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; Konya 1.Sulh Hukuk Mahkemesi’nin 21.02.2008 tarih ve E:2007/1602, K:2008/189 sayılı ilamıyla davacı asil A.S.S.’nin TMK’nın 405.maddesi gereğince kısıtlandığı, TMK’nın 419/son maddesi gereğince babası M.S.’nin velayeti altına alınmasına karar verildiği, kısıtlı olduğu dönemde davacı asilin 26.07.2010 tarihinde 6.000,00 TL ile 07.09.2010 tarihinde 5.000,00 TL olmak üzere iki ayrı 24 ay vadeli bireysel tüketici kredisi sözleşmesini imzaladığı, kredi borcunun bir kısmını davalı bankaya ödediği dosya kapsamından anlaşılmaktadır.
Yukarıda belirtildiği üzere, kural olarak TMK’nın 15. maddesi hükmü gereği, ayırt etme gücü bulunmayan kimsenin fiilleri hukuki bir sonuç doğurmayacağından, kısıtlı A.S.S.’nin 26.07.2010 ve 07.09.2010 tarihlerinde imzaladığı iki ayrı tüketici kredi sözleşmesi geçersiz olup, hukuki bir sonuç doğurmaz.
Davacı asilin, kredi sözleşmelerini imzaladığı tarihlerde mahkemece kısıtlandığı döneme denk gelmesi nedeniyle işlem tarihlerinde fiil ehliyetinin bulunup bulunmadığına ilişkin yeni bir rapor alınması gerek olmayıp, yerel mahkemenin bu kısma ilişkin direnme gerekçesi yerindedir.
Ne varki, yerel mahkemece, eksik inceleme ve yetersiz gerekçe ile yazılı şekilde karar verilmesi isabetsizdir.
O halde, mahkemece yapılacak iş; yukarıdaki açıklamalar dikkate alınarak eldeki davadaki talepler bakımından ayrıntılı ve gerekçeye dayalı değerlendirmeler yapılarak, varılacak uygun sonuç uyarınca karar vermek olmalıdır.
Yukarıda açıklanan değişik gerekçelerle direnme kararı bozulmalıdır.
Görüşmeler sırasında bir kısım üyelerce yukarıda yazılı ilkeler gözetildiğinde, yerel mahkeme kararının sonucu itibariyle doğru olduğu, işin esasının görüşülmesi için dosyanın Daireye gönderilmesini talep etmiş iseler de, bu görüş Kurul çoğunluğunca yerinde görülmemiştir.
SONUÇ: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının yukarıda gösterilen değişik gerekçe ve nedenlerden dolayı 6217 sayılı kanunun 30. maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici Madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, 1086 sayılı HUMK’un 440/1. maddesi uyarınca kararın tebliğinden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 30.04.2013 gününde yapılan üçüncü görüşmede oyçokluğu ile karar verildi.

Bu içtihat yardımcı oldu mu?

Aynı Dairenin Başka İçtihatları